ABD ve Avrupa: Dünün müttefikleri yol ayrımında

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilme kararını açıklamasından iki hafta önce Trump tarafından Beyaz Saray’da oldukça sıcak bir şekilde karşılanmıştı. İki lider samimi görünüyordu. Öyle ki Trump, objektiflerin önünde omzuna dökülen kepekleri arkadaşının temizlemesin

ABD ve Avrupa: Dünün müttefikleri yol ayrımında

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilme kararını açıklamasından iki hafta önce Trump tarafından Beyaz Saray’da oldukça sıcak bir şekilde karşılanmıştı.

İki lider samimi görünüyordu. Öyle ki Trump, objektiflerin önünde omzuna dökülen kepekleri arkadaşının temizlemesine hoşgörü göstermişti. Macron bol bol Trump’ı övüyordu. Macron’un ziyaret amacı Trump’ ı nükleer anlaşmadan çekilmeye ikna etmekti.

Macron bu ziyaretten Avrupalılar açısından ne yapacağını tahmin etmenin zor olduğu Trump’ı ikna ettiğini düşünerek ayrıldı. Bu ziyaretten tam iki hafta sonra, aynı sebeple bu kez Almanya Başbakanı Merkel’in danışmanı ABD’yi ziyaret etti. Ancak Trump, Avrupalıların hiç duymak istemediği ve 12 yıldır diplomatik başarı olarak gördükleri anlaşmadan geri çekildiğini açıkladı.

Bu, Trump’ın Avrupalılardan habersiz ilk kez karar alması değildi. Fakat bu karar kabul edilmesi en zor olanıydı. Ana müttefiklerine karşı diplomatik bir savaş başlattılar. Bu savaşın lideri de Trump’ın yakın arkadaşı Macron’du. Ancak kendisi şimdi, Trump’ın bileğini bükmek için Avrupa Birliği’ni teşvik ediyor. Ama bu taktik muhtemelen başarısız olur. Pek çok kişi ABD’nin artık Avrupa ile ittifaka fazla önem vermediğini söylüyor.

Avrupa karşıtlığının ilk adımı İran’da iş yapması sebebiyle Amerikan ambargosuna konu olan şirketlere yönelik yaptırım kararlarının alınmasıydı.

ABD’nin nükleer anlaşmadan çekildiğini açıklamasından sonra, 10 gün içinde alınacak bu yaptırım kararlarının İran’da faaliyet gösteren Avrupalı şirketleri de etkileyeceğine dair Amerikan uyarıları Avrupalı şirketleri yeterince ikna etmiş görünüyor. Daha karar yayınlanmadan Avrupalı şirketler ardı ardına İran pazarından çekilmeye başladı. Her gün yeni bir şirket İran ile ticaretini azaltacağını açıklıyor.

Bu şirketlerin en büyüklerinden biri olan Fransız “Total” devasa bir projeden çekildiğini duyurdu. Şirket, ancak Amerikan yaptırımların kendilerine uzanmayacağı konusunda ABD garantisi olursa projeyi tamamlayacağını belirtti. Bu adımı dünyanın en büyük nakliye firmalarından olan Hollanda menşeli “Muller Mark” takip etti. Aynı şekilde İtalyan demir firması “Danieli” gibi diğer onlarca şirket de İran’dan çekilmeye hazırlık amacıyla işlerini yavaşlattıklarını açıkladı.

Macron, Sofya’da düzenlediği basın toplantısında Total’in ABD kararı nedeniyle İran’dan çekilmesine ilişkin gelen bir soruya şöyle yanıt verdi:
“Fransız şirketlerini İran’da kalmaya zorlayamayız. Fransız Cumhurbaşkanı, Total şirketinin genel müdürü değildir.”

Aslında Macron’un bu cevabı, ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın Amerikan yaptırımlarını durdurmaktan aciz olan bir Avrupa’nın özeti niteliğinde.

Avrupa Dış İlişkiler Merkezi’nden Profesör Joseph Yanning, Şarku’l Avsat ile yaptığı telefon görüşmesinde şu değerlendirmede bulundu:

“ABD, Avrupalı şirketlere karşı yaptırımlarını engelleyen herhangi bir Avrupa yasasını önemsemiyor. Nihayetinde İran’la mı yoksa Amerika’yla mı birlikte çalışacağına şirketlerin kendisi karar veriyor.”

Söz konusu pazardan çekilen şirketlerin çoğu bunu, İran’la ticaret hacmini onlarca kez katlayan ABD ile ticari ilişkisini korumak için yapıyor.

Avrupa Birliği, Avrupalı şirketlerin İran’da kalmayı tercih etmeleri halinde zararlarının karşılanmasına yönelik bir karar almayı düşünüyor. Macron her ne kadar bunu yürürlüğe koymak istese de sonuçta bu sadece bir fikir. Merkel, Sofya’daki toplantıda kendisini uyardı. Küçük ve orta ölçekli şirketlere ABD yaptırımından dolayı tazminat vermek mümkün olsa da İran’da iş yapan bütün şirketlerin zararlarını tazmin etmelerinin mümkün olmadığını söyledi. Bu konuda bir yanılsama yaratmamak gerektiğini belirtti.

Söz konusu duruma ilişkin Profesör Yanning’in değerlendirmesi şu yönde:

“AB, bütün şirketler için tazminat ödemeyi karşılayamaz. Çünkü rakamlar astronomik olabilir. Amerikan mahkemesi, Fransız BNP Paribas Bankası’na İran, Küba ve Sudan’la işbirliği yaparak Amerikan ambargosunu deldiği için 9 milyar dolar ödemesi emrini vermişti. Bu tür miktarlar İran’daki Avrupalı şirketlere dayatılırsa ortaya çok büyük rakamlar çıkar. Bu, AB’nin karşılayamayacağı miktarlar olacaktır.”

Amerika’nın hedefindeki bu şirketler her ne kadar Avrupa’nın en azından kendilerine tazminat ödeneceğinden güven duysalar da Amerikan pazarından dışlanacaklardır. Bu durum şirketlerin asla arzu etmedikleri büyük kazanç kayıplarına sebep olacaktır. Bu nedenle Yanning, Avrupalı şirketlerin İran’dan çekilmesinin de facto olacağını düşünüyor.

İran’da faaliyet gösteren Avrupalı şirketlerin ABD’nin yaptırımlarını engelleme konusundaki Avrupa kararı, 1990’larda Birleşmiş Milletler tarafından Libya’yla ilgili ABD’nin yaptırımlarına karşı uygulandı. Ve o zamanlar ABD’deki “irade eksikliğinden” dolayı Avrupa, şirketlere yaptırımlar uygulanmasıyla mücadelede başarılı oldu. Ama durum bu kez farklı. Beyaz Saray’daki mevcut Başkan, Avrupalıları, hatta onların kızgınlıklarını pek önemsemiyor.
Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk, Avrupalıların Trump hakkındaki görüşünü iki gün Twitter’dan yayınladığı mesajında şu şekilde ifade etti:

“Böyle dostunuz varsa düşmana ne hacet?”

Söz konusu mesaj, Trump’ın nükleer konferanstan çekilme kararının sonuçlarını tartışmak için Sofya’da yapılan toplantı sırasında geldi. ABD Başkanı’nın ismi verilmemiş olmasına rağmen konu açıktı. Trump göreve başladığından beri tek taraflı olarak, Transatlantik müttefiklerini kızdıracağını bildiği kararlar alıyor.

İlk olarak Paris’te varılan İklim Anlaşması’ndan çekilmişti. Ardından genel olarak demir sanayisine ve Alman otomobillerinin ithaline vergi koyma kararı aldı. Sonra da Kudüs’te ABD Büyükelçiliği açma ve İran’la varılan nükleer anlaşmadan çekilme kararları geldi.

Bu kararlarla eş zamanlı olarak Almanya’nın izlediği göç politikasını da sürekli olarak eleştirdi. Başkanlık zaferinden önce İngiltere’nin AB’den ayrılmasına övgüler yağdırarak dolaylı yollardan AB bloğunu eleştirmekteydi.

İran kararı tüm yaptırım kararlarını taçlandırdı. Her ne kadar Avrupalılar İran’ın balistik füze çalışmaları, bölgeye müdahalesi ve terörizmi destekleme konusunda ABD’den farklı düşünmüyorsa da burada asıl ihtilaf sorunların hangi yolla çözüleceğidir.

Avrupalıları en rahatsız eden durum Trump’ın tek taraflı kararlar alması.

Ancak Amerika ile Avrupa Devletleri arasındaki ayrışma yeni değil. Profesör Yanning, Amerika’da Demokrat Parti içinde bile çoğulculuğun bir kazanç olup olmadığının tartışıldığına dikkat çekiyor. ABD çok taraflı anlaşmaların ulusal yasalara önceliği olduğunu hiçbir zaman kabul etmedi. Profesör ABD’nin tüm bu tutumlarına, Trump’ın yaygaracı yaklaşımını da eklemek gerektiğini söyler.

ABD’nin üst düzey yöneticilerinin Avrupa Devletleriyle ilişkilerde görülen sıkıntısı yeni değil. ABD’nin eski yöneticileri aslında Avrupa’yı korumak için kurulmuş NATO’nun mali yükünü çektiklerinden dolayı defalarca sıkıntılarını dile getirdiler. Trump ise bu konuda Almanya’yı eleştirmekten ve kurum için üzerine düşen payı tam olarak ödemesi gerektiğini ifade etmekten kaçınmadı. Hatta ona süre bile verdi. Profesör Yanning, ABD’nin ulusal güvenliği için Avrupa’ya ihtiyacı olduğu fikrinin bugün Demokrat Parti içinde bile desteklenmediğini söylüyor.

Yanning’e göre İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD-Avrupa ilişkileri zorunluydu. ABD’nin en büyük güç olması, Avrupa için rahatlatıcı ve yararlıydı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan anlaşmalar son derece istikrarlı ve başarılıydı.

Amerika- Avrupa ilişkilerinde uzman bir Almanyalı, tarafların uzaklaşmasının Trump’tan önce, Obama’nın ikinci döneminde başladığını söylüyor. Yanning’e göre de Obama idaresinde ABD’nin dış politikasında Avrupa’ya odaklanmanın gereksiz olduğu ve başka konularda yoğunlaşmak gerektiği konusunda bir görüş birliği vardı.

Tabii ki Obama’nın Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ı ilk dış gezisinde Asya’ya göndermesinde de bir mesaj vardı. Bu değişen ittifakların bir işaretiydi…

Yanning bu uzaklaşmayı mevcut ABD yönetiminin hızlandırdığını vurgulayarak şunları söylüyor:

“ABD, bölgesel rolünü artık farklı görüyor. Mevcut yönetim, küresel oyunda büyük başarılar elde ederek kazanmayı istiyor. Barış elçisi olmak istemiyor.”

ABD ile ilişkilerinde düşüş yaşayan Avrupa bu güce dayanmadan menfaatlerini korumanın yollarını aramaya başladı. Avrupalı liderler geçtiğimiz günlerde “Washington’a güvenmemiz gereken zaman geçti” açıklamasında bulundu.

Peki, Amerikalılar için bunu mümkün kılan nedir?

Avrupalılar, geçen yıl kasım ayında AB tarafından onaylanan ve PESCO olarak bilinen girişimi kabul etti. Bu girişim, Avrupa’nın NATO’ya bağımlılığını azaltabilecek bir Avrupa ordusu kurmanın adımı olarak tarihi bir değere sahip görüldü.

Güvenlik ortamı değiştikçe, AB güvenlik ve savunma işbirliği süreci başlattı. Üye devletler, bunu başarmak için savunma yeteneklerine olan yatırımları artırmaya karar verdi.

Macron, Avrupa’yı tehdit eden herhangi bir krizde politika değişikliği yaparak daha etkin bir zorlarken, Almanya’nın bu konuda daha yetersiz ve isteksiz olduğu görülüyor.

Almanya’nın savunma harcamaları İkinci Dünya Savaşı’nın ardından aşamalı olarak azaldı. Politikacılar savunma harcamalarını artırmada isteksizler. Bu isteksizliğin sebebi parasızlık değil, yeni bir Alman askeri gücünün yükselişe geçmesinden duyulan korku.

Almanya şu anda GSMH’sının yüzde 1,02’sini savunma için harcıyor. Oysa NATO üyeleri yüzde 2’sini harcamak durumundadır. Geçtiğimiz haftalarda Alman hükümeti harcamaları yüzde 1.05’e kadar artırmayı kabul etti. Bu rakam bile harcaması gereken yüzde 2’lik dilimden uzak.

Avrupa’nın Amerika dışında bir ordu kurma fikri, Almanya’nın durumuna bakıldığında en azından yakın gelecekte gerçekleştirilmesi zor bir hedef olarak görünüyor.

Profesör Yanning konuya ilişkin şu değerlendirmede bulunuyor:

“Avrupa, ABD ile ilişkilerinde esaslı bir değişiklik olduğunu biliyor ve çıkarlarının bu aşamadan sonra Amerika tarafından korunmayacağının da farkında. Ve yine biliyorlar ki güvenoyu verme konusunda kendilerini geliştirmek zorundalar. Bu nedenle bugün bütün gayretlerini dış politikayla ilgili konularda oy verme süreçlerine yoğunlaştırmış durumdalar.”

Başta Fransa ve Almanya olmak üzere AB’ye üye devletlerin veto hakkını çekerek yeni bir oylama sistemi geliştirmek istiyorlar.
Yanning, bununla elde edilmek istenen hedefin Almanya ve Fransa gibi devletlerle aynı haklara sahip olan küçük devletlerin dış politikadaki etkilerini azaltmak istemesi olduğunu söylüyor.

Bazı Doğu Avrupa ülkeleri, AB içinde Batı Avrupa’ya karşı muhalif bir blok oluşturmuş durumda. Trump’ın geçen yıl Hamburg’daki G20 Zirvesi’ne katılmadan önce, Başkan olduktan sonra ziyaret ettiği ilk Avrupa ülkesi Polonya oldu. Bu ziyaret, Batı Avrupa ülkelerine önemli bir mesaj niteliğindeydi.

Polonya, Brüksel’de geliştirilecek Avrupa politikalarına her zaman karşı çıkan ülkelerden biri. Trump’ın Varşova’yı ziyareti, Avrupalı diplomatlar arasında ABD stratejisinin Avrupa’nın birliğini değil, bölünmesini desteklediği yönündeki kaygı kaynağıydı.

Bugün Avrupalı diplomatlar Trump’ın AB’yi parçalamak istediğini söylüyor.

Bu tepki abartılı olabilir. Ancak Transatlantik ilişkilerindeki zarar geri dönüşü olmayan bir aşamaya ulaşmış olabilir. Ayrıca 1945’te iki taraf arasında ortaya çıkan bu özel ilişkinin son merhalesine geldiği de söylenebilir. Profesör Yanning konuyu şu ifadelerle özetliyor:

“Her iki taraf da ilişkinin sonunu ilan etmeyecek. Ama aslında İran konusunda yaşanan son ihtilaf, ilişkileri sona erdirecek.”