Abdunnasır ve Sedat… Devrim ve siyaset

Bugün Arap topraklarında gördüğümüz durum, önceki yılların bir ürünüdür. Bağımsızlık sonrası devletler, sömürgeci devletlerin kaplarını ithal ederek kendi bilinen yapılarını bu kabın içerisine döktü ve öyle şekillendirdi. Fransız sömürgeciliği altındaki ülkelerin çoğu cumhuriyet sistemine yöneldi. İ

Bugün Arap topraklarında gördüğümüz durum, önceki yılların bir ürünüdür. Bağımsızlık sonrası devletler, sömürgeci devletlerin kaplarını ithal ederek kendi bilinen yapılarını bu kabın içerisine döktü ve öyle şekillendirdi. Fransız sömürgeciliği altındaki ülkelerin çoğu cumhuriyet sistemine yöneldi. İngiliz işgali altındaki ülkeler, istisnalar dışında, krallığa yöneldiler. Mısır ise farklı siyasi yapısından kaynaklanan kendi şahsına münhasır bir tecrübe yaşadı. Muhammed Ali döneminin başından bu yana ülkede yeni bir devlet kurmak için siyasi adımların atıldığı bir durum vardı. İngilizlerin Mısır’daki varlığı doğrudan ve tam sömürgeleştirme olarak değil, vesayet altında bırakma şeklinde tecelli etti. Bir benzeri durum da Tunus’ta yaşandı. Aynı dönemde Libya ve Cezayir tam ve doğrudan sömürgeye boyun eğmek durumunda kaldılar. Mısır’da “Hadyu” Tunus’ta da “Elbayı” unvanlı krallar vardı. Bu iki ülkede de sınırlı bir ulusal idare mevcuttu. Bu nedenle Arap ülkeleri, farklı sömürgecilik ve yönetim türleri ve çeşitli başlangıçlara geçiş yaptılar. Sömürgeci devletlerin bağımsızlık kazanan ülkeler üzerinde etkileri olmuştur. Fransa ve İngiltere demokratik parti sistemlerini esas alan bir yönetim şeklini benimsediler ve sömürdükleri veya vesayet altında bıraktıkları ülkelerde partilerin kurulmasına izin verdiler.

İtalya, Libya’da partilerin varlığına izin vermedi. Zira faşistlerin iktidara gelmesinden sonra partileri kendi ülkelerinde dahi yasakladılar. Bağımsızlığa giden yol bir Arap ülkesinden diğerine, savaş veya uluslararası siyasi düzenlemeler yoluyla farklılık gösteriyordu. Araplar, yüzyıllarca Osmanlı yönetimi altında yaşamış, siyasi, kültürel ve eğitim hayatları neredeyse yok olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra bir şekilde Batı sömürgeciliği ortaya çıkmıştır. İsrail devletinin kurulmasıyla Türk egemenliği ve sömürgelerle ezilmiş bölge, bir başka çile döngüsünün içine girmiş oldu. Suriye’deki Hüsnü Zaim liderliğindeki “askeri darbe” benzeri görülmemiş bir sıçrama ve uyanmaya neden oldu. Ordu silah gücüyle siyaset arenasına girdi.

Mısır’da İngiltere, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra birçok değişim geçiren bir dünyada siyasi liderdi. İngiltere ve Fransa’nın rolü geriledi ve uluslararası kararlar iki yeni gücün eline geçti; Sovyetler Birliği ve ABD. Siyaset çevrelerinde İngiltere’nin dev bir güç olmadığı fikri yayıgınlaşmaya başlayınca bu durum İngiliz destekli rejime karşı bir dizi Mısır ordu subayının harekete geçmesini sağladı. Bu subaylar rejimi devirdi. Eylemleri tamamen vatan sevgisinden kaynaklanıyordu. Bu durum Cemal Abdünnasır ve Devrimci Komuta Konseyi üyesi arkadaşlarının Mısırlıların uzun yıllar hayal ettiği yüksek kanalı inşa etmeye karar verdikleri 1956 yılına kadar devam etti. Proje önündeki en büyük engel ise finansmandı. Fon için Dünya Bankası’na başvuruda bulundular. Ancak ABD itiraz etti. Nasır ve arkadaşları, Kanal inşaatına kaynak temin etmek için Süveyş Kanalı’nı kamulaştırmaya karar verdi. Bu adım ne bir liderlik motivasyonundan ne de Mısır’ın sınırlarını aşan politik bir yönlendirmeden kaynaklanıyordu. Tamamen milli bir ekonomik hamleydi.

İngiltere ve Fransa, kanalı kontrol etmek için İsrail ile askeri işbirliğine gitti ve müdahale etti. Mısırlılar direndi ancak askeri üstünlük üçlü ittifakındı. ABD ve Sovyetler Birliği müdahale etti ve saldırganları çekilmeye zorladılar. O yıl dünyada büyük bir değişiklik oldu. Amerika’da barış ve refah sloganıyla kampanyasını yürüten Başkan Eisenhower başkanlık seçimini kazandı. Üç ülkenin Mısır’a karşı gerçekleştirdiği harekâtın bilgisi dışında yapıldığını belirtti. Bu durum Fransa ve İngiltere’nin Yalta ve Potsdam anlaşmaları ile bitmiş olan eski imparatorluk reflekslerine geri dönme girişimi olarak görülüyordu. Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa’daki şiddetli ve büyük isyanın kendi varlığına ve egemenliğine karşı bir tehdit olduğunu anlamıştı. Kruşçev uluslararası kararlardan aldığı gücünü Mısır’da göstermeye karar verdi. Ardından iki süper güç kanalın üçlü işgalini sona erdirmek için anlaştılar. Bu adım, Cemal Abdünnasır’ın beklemediği bir güç oluşturdu ve savaşta kendisini destekleyen “Arap Toplulukları” eski ve yeni sömürgeciler ile işgalci İsrail’e karşı koydular. Süveyş Savaşı, her ne kadar kendisi bunun için çalışmadıysa da Nasır’a Arap milliyetçiliğinin lideri rütbesini veren “şanlı bir yenilgi” idi. Bir ulusun liderliğini aşan yeni bir siyasi gerçeklik ortaya çıktı. Nasır bu yeni sıfatla hareket ediyordu ve artık sadece Mısır halkının lideri değildi. Suriye-Mısır birliği sonrasında dünyanın birçok ülkesi, bu kapasitede ve hatta bu kuvvette bir liderle iş tutuyordu.

Altı Gün Savaşı, Mısır cumhurbaşkanının değil, Arap liderinin savaşıydı. Mısır, Tiran Boğazı’ını kapatmaya karar verdiğinde BM Genel Sekreteri U Thant, Mısır’a giderek Nasır ile bir araya geldi. Kendisinden kapatma kararını geri çekmesini istedi. Nasır ise kararı geri çekemeyeceğini söyledi. Çünkü bu onu bir suikast veya askeri darbeye maruz bırakacaktı ve Arap topluluklarının ona olan sadakatini ve desteğini kaybettirecekti. Bu başkan değil, bir “lider” vizyonuydu. İsrail Başbakanı Levi Eşkol ve savunma bakanı ise seferberlik ilan etmekten ve savaşa hazırlanmaktan çekindiler. Fakat ordu komutanları General Moşe Dayan’ı savunma bakanı olarak görevlendirdiler. Ve savaş çarkı dönmeye başladı. Mısır, Suriye ve Ürdün yenildi ve İsrail Arap topraklarımızı işgal etti. Bu durum hem Mısır halkı hem de resmi makamlar için bir şoktu. Nasır istifasını sundu ve eski Devrimci Komuta Konseyi üyesi olan Zekeriya Muhiddin’i halefi olarak tayin etti.

Buradaki paradoks şudur: Başkan Nasır, 1970 yılında bir vekil seçmeye karar verdiği sırada Zekeriya Muhiddin’i değil de Enver Sedat’ı seçti. Niçin? Yenilginin şokundan sonra Nasır, liderlikten tekrar başkanlığa geçmiş oldu ve durum onun bütün kariyer, liderliği ve vizyonunu gözden geçirmesini sağladı. Rogers Planı’nı kabul ettikten ve Arap liderlerle uzlaştıktan sonra yeni dönemin devrimin değil devletin, liderin değil başkanın olduğunu idrak etmiş oldu. Bu durumda Sedat artık yeni dönemin adamıdır.

Enver Sedat, Temmuz Devrimi’ne liderlik eden on iki subaydan biriydi ve Nasır da dâhil olmak üzere diğerlerinden farklı bir politik kişiliğe sahipti. Tehlikeli siyasi maceralara daldı, hapis yattı ve ordudan atıldı. Kendisi iyi bir okuyucu, entelektüel ve siyasetçiydi. Askerlerin iktidara gelmesinin ardından kendi aralarında anlaşmazlıklar ortaya çıktı ve bu çatışma boyutuna ulaştı. Bütün bunlara rağmen yine de tarafsız kaldı. Hiçbir zaman Nasır ile çekişmedi ya da itirazda bulunmadı. “Ey oğulcuğum, bu amcan Cemal” başlıklı bir kitap yazdı ve tek oğluna da onun ismini verdi. Herhangi bir kağıt, -kendi isimlendirdiği gibi- Muallim’den (Nasır’dan) gelirse okumadan imzalardı. Nasır, Sedat’ı vekil seçtiğinde, Devrimci Komuta Konseyi’nin eski üyeleri Zekeriya Muhiddin, Abdullatif el-Bağdadi ve Hüseyin Şafii halen hayattaydı. Şafii ikinci başkan olarak görevine devam etti. Herkes biliyordu ki geleceğin başkanı Enver Sedat olacaktı. Nasır’ın ölümünden sonra bir takım eski üyeler Sedat ile temasa geçti ve liderlik konseyinin eski durumuna getirilmesini önerdi, ancak reddedildi. Konseyin askeri ve sivil uzantılarından kurtulmayı başardı. Askeri araçlar ile siyasi bir savaşa hazırlanmaya başladı.

Sedat, giriştiği mücadelelerde politik zekâsını ve girişimcilik becerisini kullandı. Bu, Nasır’ın Sedat’ın kişiliğinde okuduğu şifreydi. Zor ve karmaşık bir dönemin üstesinden ancak bu politik kişilik gelebilirdi. Sedat bu gaye için çalıştı ve bedelini hayatıyla ödedi.