Azınlık kendinden olmayanı reddederse
Araplar ve Müslümanlar arasında küçük bir azınlık olan El Kaide ve DEAŞ’ın militanlarında olan problem, farklılıkları yani kendinden olmayanları reddetmeleridir! Bu ters bir durum; zira ister kültür ve dinde isterse siyasi eylemde olsun, çeşitliliği ve farklılığı reddeden genellikle çoğunlukta
Araplar ve Müslümanlar arasında küçük bir azınlık olan El Kaide ve DEAŞ’ın militanlarında olan problem, farklılıkları yani kendinden olmayanları reddetmeleridir! Bu ters bir durum; zira ister kültür ve dinde isterse siyasi eylemde olsun, çeşitliliği ve farklılığı reddeden genellikle çoğunlukta olanlardır. Çoğunluk, farklılıkların ve anlaşmazlıkların ulusal birliği ve devlet politikalarındaki uyum sürecini tehdit edeceğinden korkar. El Kaide lideri Usame bin Ladin, çeşitliliği ve farklılığı reddetti ve dünyayı iki kutba ayırdı; iman kutbu ve küfür kutbu… Siyah ve beyazın dışındaki bütün renkleri yok saydı. El Kaide ve DEAŞ dışındaki radikal hareketler de kendileri gibi düşünmeyenleri düşmanlaştırıp tekfir ettiler. Hakkı ve hakikati kendi tekellerine aldıklarında, farklı düşünen herkesi itham edebilme bahanesi elde edebildiler. Buradan kastım; DEAŞ dışındaki radikal hareketler –İrancı ve ya İran kaynaklı- kendilerini din, dünya ve siyasetin temel kriteri/ölçüsü olarak görüyorlar. Her şeyi tersyüz etmiş bu türden örnekler son yıllarda ve tüm Arap ülkelerinde çoğalmıştır.
1980’lerin sonunda, General Mişel Avn Lübnan Cumhurbaşkanlığına aday oldu, ancak ana Hıristiyan partileri ve Patrik Sfeir onunla değildi ve onunla uzlaşmaya çalıştılar, mezhep birlikteliğini kullanmak istediler. Ancak generalin sürgün öncesi ve sonrası kini uzun süre devam etti. Kuzey Suriye’deki Maad köyünde MS 5. veya 6. yüzyılda Marunî Kilisesini kuran Aziz Maron’un türbesini ziyaret etmek için Suriye rejimi ile bir anlaşmaya vardı. Maksadı Marunî Kilisesi içinde bir bölünmeye neden olmaktı. Çünkü artık Bkirki’yi dini otorite olarak görmüyordu! Yüzyıl boyunca Kürtler, büyük güçlerin -Türk, İran ve Arap- baskısından kurtulup bağımsız bir varlık oluşturmayı talep ettiler. Fakat fırsat ortaya çıkıp, “ulusal” haklarına yaklaştıklarında, farklılık ve azınlık statülerini unuttular. Ve Irak işgalinde Amerikalıların kendilerine verdikleri hizmetlere aldanarak Kürdistan! Üzerinden işgalin arifesine giren İran’daki sürgün Şiilere hâkim olmak için derhal harekete geçtiler.
Dini, ulusal ve siyasal çoğunluktan ayrılıp, bağımsız olma hakkını talep edenler, olumlu yanıt alamadıklarında, herkese hareket alanı sunan çoğulculuğu tercih etme yerine din, mezhep ve siyasette –vizyon ve uygulamada- tahakküm kurmayı arzu etmeye başladılar. Bu uygulamaları da egemen olma adına, direniş adına, toprağın ve halkın birliği adına ve terörle mücadele adına yaptılar. İranlıların, rejim milislerinin ve Türklerin yaptığı katliam ve yerinden etmeler tahakküm kurma uygulamasından başka bir şey değildir. Irak savaşı sonrası ortaya çıkan kaosun ve Suriye devriminin temelinde de aynı neden vardır. Akan gözyaşı ve kanla kaplı bütün problemlerin gerçek nedeni de budur ve böyle olmaya da devam edecektir. Rus uçaklarının yaptıkları da bunlara ilave edebilirsiniz. Üç Taraf, -Rus, Türk ve İran-, yakın gelecekte yapılacak istişareler için Ankara’da bir araya gelerek, tek başına siyasi bir çözümün nasıl kurulacağını gösterdiler! Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenliği hakkında açıklamalar yapıp, Amerikalılara ülkeyi terk etme çağrısında bulundular. Suriye halkının üçte biri yurtdışında ve içinde yerinden edilmişken, yaklaşık 600 bin ölü varken ve evlerin neredeyse yüzde 40’ı yıkılmışken, Suriye topraklarında ve halkında birlik nasıl sağlanacaktır.
Amerikalılar ülkeyi terk ediyor da, Şii milisler, Türk ve Rus orduları neden terk etmiyor!?
İşte bu, tahakküm kurmanın ta kendisidir.
Suriye, Irak ve Yemen’de İran’ın bulduğu çözüm, İsrail’in Filistin’de bulduğu çözümden farklı değil: nüfusun yerinden edilmesi, simgesel yapı ve yerlerin değişmesi, yeni statüler oluşturma ve kendi belde halkını bu yeni statüye ve rejime mahkûm etme! Rusya bile, Çeçen Müslümanların olduğu Guta’nın bazı kasabalarına kendi Rus polislerini yerleştirirken, silahlı milislerin ve sivillerin terk ettiği köylere, İran, İrancı ve Esedçi milisleri yerleştiriyor. Bunu da her biri kendi yerleştiği bölgede daha rahat katliam yapıp her şeyi yağmasın diye yapıyor. Bir de kalkıp Suriye’nin toprak bütünlüğünden ve egemenlik haklarından bahsediyorlar!
Arap Suriye’sinde, Rus-İran-Türkiye gözetiminde yürütülen çözüm süreci her şeyi yıkıp yok etti. Amerikalılar çıkacak, Ruslar da çıkacak ve üsleri ve müttefikleri Rejimle birlikte kalacak. Ancak İran tahakkümü milisleri, mezhepleri ve silahlarıyla kalmaya devam edecek. Sınırlarını Kürtlerden koruma bahanesiyle buraya giren Türk ordusu ve onunla beraber hareket eden Suriyeli milisler benzer bir konumdalar. Suriyeli sivillerden geriye kalanları kim koruyacak? Şimdi evlerinin kalıntılarını yağmayan Rejim milisleri mi yoksa İran milisleri mi?
Irak ve Lübnan’da, Mayıs ayında seçimler yapılacak. Sünni Arap bölgelerinin nüfusunun yarısı henüz Anbar, Salahuddin ve Ninova eyaletlerine dönemediler. Haşdi Şabi milisleri her bölgede rahatlıkla at koşturuyorlar. Emel el-Cuburi adındaki bir Iraklı yazarı, “El-Arabiyya” televizyon kanalında, Musul şehrinin molozları altında kalan ceset yığınlarından bahsederken dinlemiştim ki bu trajedi Halep ve Humus kentlerinin trajedisinden çok da farklı bir şey değil! Iraklılar bu seçimlere hangi umut ve psikoloji ile katılacaklar?
Lübnan seçimleri ve yeni seçim yasasından defalarca bahsettik. Bu yasa adeta Hizbullah ve destekçilerine seçim kazandırmak için programlandı ve Sünni blok, 2009 seçimlerinde kazandığı üyelerin üçte birini kaybedecek. Ancak, mevcut Lübnan Başbakanı eski başbakanla yaptığı toplantıda, Sünnilerin ve vatanlarının çıkarlarını koruduklarını ve Trablus ile Arsal’dan teröristleri temizlediklerini! Söyledi. Lübnan’daki Sünni cemaat kendilerini güvende hissetmiyor ve artık oylarını isteyen siyasi yetkililerin kendi haklarını ve rejim içindeki paylarını koruduklarına inanmıyorlar. Ve terörün sadece Trablus ve Arsal’da olduğunu da kabul etmiyorlar. Eğer öyleyse, bu iki adam ve diğerleri bu şehir ve kasabalar için yeterince sorumluluk alıp bilinçli davranmadılar.
Dördüncü bir Arap topluluk var ki, onlar Filistinlilerdir ve onlar varoluşlarının, kutsallarının, ruhlarının ve özgürlüklerinin yok edilmesi tehlikesiyle karşı karşıyalar. “Büyük dönüşün” kalabalıkları arasında İsrail ordusu tarafından onlarca kişi vurularak öldürüldü. Filistinlilerin -yerleşimcilere tahsis edilmesi gündemde olan- Mescid-i Aksa’ya girmesi engellendi. Trump, Mayıs ayının ortalarında, İbrani devletinin ebedi başkentini Kudüs olarak ilan edip bunu İsraillilerle beraber kutlamak için gelecek!
Bizlerin Filistin, Irak, Suriye, Lübnan Arap halkının yanında Libya, Somali ve vb. halklarımız var. Bunların hepsi varoluşsal zorluklarla karşı karşıyalar. Her biri yerinden olma, cinayet, zorla kimlik ve aidiyet değişimine maruz kalıyorlar. Onları himaye edebilecek bir mekanizmaya ve güvenceye sahip değiller. Bilakis her birinin kuşatma ve açlık problemleri dahi halledilebilmiş değil. Kur’an-ı Kerim sabredilmesi imkânsız iki büyük suçu şu şekilde ifade ediyor: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.” (Mumtehine,60/8) Bütün insanlara iyilikle ve adaletle davranılması gerekir, ancak iki durum karşısında hiçbir şekilde taviz verilemez: Din değiştirmeye zorlama ve vatanı terk etmeye zorlama… Irak, Suriye ve Filistin’de bu iki durumla da karşı karşıyayız ve kaosun hâkim olduğu diğer ülkelerde durum bundan daha iyi değildir.
Zikri geçen ülkelerde, çoğulcuğu reddeden, başkalarını yok sayan ve farklı görüşlerin seslendirilmesini istemeyen Arap halkı değildir. Bilakis Ancak kâfirler ve despotlardır ve onlar da iktidar partisinin başkanlarıdır. Sloganları ise: Mezhepçilik yapan hainlik yapmış olur! Bu azınlık grup çoğunluğu teşkil eden Arap topluluklarının hayatta kalma, özgürlük ve şerefiyle yaşama haklarını yok sayıyorlar ve dedelerinden kalma topraklarında yaşamalarına izin verilmiyor. Normalde böylesi zor bir durumda, yetkililere, Arap topluluklarına veya uluslararası topluma başvurulur. Ancak kendilerini ölümden korumayan yetkililere nasıl başvursunlar. Bırakın korumayı kendi halkının yok edilmesine yardımcı olsun diye dışarıdan yabancı milisler getiriyorlar.
Çoban sürünün düşmanıysa
Kurt, saldırganlığı yüzünden kınanmaz.