Burası benim ülkem; fakat ne korkunç!
Iraklı, Libyalı ya da Lübnanlı birisi, hayata gözlerini gurbette yummamak için ülkesine döndüğünü söylediği zaman beni tuhaf duygular sarıyor. Çalkantılı haritaların, katliamlarına iştirak etmekten kaçınanlara sunduğu tek hizmet, mezar mı? Vatanın, gurbetten dönen gurbetçinin ve ülkede sıkıntılara k
Iraklı, Libyalı ya da Lübnanlı birisi, hayata gözlerini gurbette yummamak için ülkesine döndüğünü söylediği zaman beni tuhaf duygular sarıyor. Çalkantılı haritaların, katliamlarına iştirak etmekten kaçınanlara sunduğu tek hizmet, mezar mı? Vatanın, gurbetten dönen gurbetçinin ve ülkede sıkıntılara katlanan insanın kabir projesine dönüşmesi düşünülebilir mi? Harita; hukuk devletinden ve bu devletin kurumlarından ve teminatlarından uzak bir şekilde mezhepçilik, milis, başarısızlık ve çöküş denizinde yaşamaya devam edildiği zaman büyük bir mezara mı dönüşecek? Mersiyeyi kim hak ediyor? Yaşamının bir kısmını yurtdışında yaşayarak geçiren gurbetçi mi yoksa hayatının tamamını yurtiçinde yaşayarak geçiren insan mı?
Bir fincan kahve ve bilgisayarıyla kafede yalnızdı. İnternet sitelerinde dolaşıyor ve bazen de alaylı bir şekilde gülümsüyordu. Hiç kimseyi beklemediği izlenimini vererek çevresine dönüp bakmıyordu. Kafedeki varlığı tuhaftı. Görevini yerine getirmesi için bugün köyünde olması tahmin ediliyor. Parlamento seçimleri, milli bir düğündür. Ekranlar, bu şekilde söylüyor. Aynı zamanda ekranlar, parlamento seçimlerinin, vatandaşın sözünü söylemesi, seçimini yapması, kararını vermesi, kendi ve ait olduğu ülkenin geleceğini inşa etmeye katılması için bir fırsat olduğunu belirtiyor.
Gazeteci, anlatılacak hikâyesi olan bir adamın kokusunu alıyor. Bu adam, ülkesinden bir şey istemiyor. Adam, yaşından dolayı gelecek arama yarışından diskalifiye edilmiş. Ne bir görev ne de bir rol istiyor. Kalan ömrünü doğal bir yerde geçirmek istiyor. Bu, vatanı olan bir vatandaşın en doğal haklarından birisidir.
Adam, çantasını hazırlayıp geri döndü. Gurbette okudukları, kendisini bozdu. Lübnanlıların, acı deneyimlerden, yıkıcı iç çatışmalardan ve dış vesayetlerden ders çıkardıkları konusunda kendisini ikna etti. Savaş ortamında dünyaya gelen çocukların, babalarının hatalarını tekrarlamayacaklarına ve hilekârların, düzenbazların, nefret ve taassup saçanların, kamu parasını çalanların, devletten geriye kalanları gasp edenlerin tuzaklarına düşmeyeceklerine inanıyordu. Adam, yeni neslin ülkenin damarlarına yeni bir kan pompaladığını dile getirdi. Okuldan ve üniversiteden gelenlerin, arkadaşlarına ve yurttaşlarına saldırmak için uygun zamanı bekleyerek elbiselerinin altında hançer saklamayacaklarını ifade etti.
Adam, döndü ve ülkesine yerleşti. Vatanın bağrının sıcak olduğunu ve Lübnanlıların ders çıkardıklarını zannetti. Ancak normal bir Lübnanlının sokakta, idarelerde ve ekranlarda günlük olarak hor görüldüğünü hızlıca keşfetti. Ülkede mananın, ruhun ve rolün kaybolduğunu, çöküşün ivme kazandığını fark etti. Ülke, sahip olduğu ayrıcalıkları tüketti. Başkent, yıllardır gerilemekten ve kötüleşmekten vazgeçmedi. Başkent, pencere ve umuttu. Bugün ise geçmiş savaşların esiri haline geldi. Ülke, kitaplarıyla, bireyleriyle ve gruplarıyla yaşlılığı yok etti. Ülkenin kanı, yolsuzlar, acizler ve maceraperestler tarafından heder edildi. Umut vaat ettiğini zannettiği bazı insanlar bile yemeğe şiddetli bir açlıkla saldırdı. Onlar, kurumların çöküşünü hızlandıracak, ülkenin ve insanların dokunulmazlığını yok edecekler.
Gazeteleri ve ekranları takip ediyor ve geriliyor. Bu kuraklık da neyin nesi? Ne bir parlaklık ne de bir ilerleme düşüncesi var. Halkına seslenen ülke, çöküşünü sürdürüyor. Başkaları, kalkınıp ilerlerken o, denenmişi denemeyi hoş görerek başarısız fikirlerin bataklığına doğru gidiyor. Korkunç bir kuraklık. Seçim listeleri, birçok yolsuzsun, yüzsüzün ve suçlunun ismini taşıyor. Halk, alkışlıyor. Ölüler, müdahaleler ve mülteci dalgalarıyla kaplı tutuşmuş bir bölgede eski ve küçük savaşlar devam ediyor. Seçim sezonu, ulusal iflası ilan etme mevsimi gibi. İşte Lübnan, küçülüyor, daralıyor ve yok oluyor. Mağrur gençler, deneyimden, tecrübeden, ahlaki ve milli dokunulmazlıktan yoksunlar. Gençlerin tarih cehaleti, bugünü ve geleceği tehlikeye atıyor. Sonu gelmeyen bir tamahkârlık. Parlamentoda bir avuç oy ve sandalye hırsıyla yarayı açıp üzerine tuz serpmekten sakınmıyorlar.
Eski Lübnan’a özlem duymanın bir anlamı yok. Yaşamaya devam edebilseydi; fırtınalar, eski Lübnan’ı yok etmezdi. Fakat alternatiflerin bu kumaştan olması gerçekten korkunç bir şey. Başkaları ilerleyip devlet inşa etmek, istikrara kavuşmak ve gelişmek için hareket ederken Lübnanlılar, evlatlarını, onurlarını ve devletlerini öldüren sözlüklerin esiri olarak kalmaya devam ediyor. Küçük politikacıların oyunlarından, merhametsizce gasp edilen hazineden geriye kalanları ele geçirme ve insanları aldatma becerilerinden beslenen ve devletsiz yaşayan bir haritanın onuru yoktur.
Savaş, Lübnan’ın birkaç ruhunu öldürdü. İşte deccal, Lübnan’ın geriye kalan ruhunu da öldürüyor. Devletin yokluğunda ve fırsatlar enkazındaki ateşkesler, nitelikli bir suikast sürecidir. Devletsiz onur, isimlendirmeyi hak etmiyor. Devletin yokluğu, anahtarları eski ve karanlık mağaralara teslim etmek demektir. Devletin yokluğu, grupların, hançerlerini daima hissetmeleri ve çocuklarına yeni mezarlar hazırlamaları anlamına gelmektedir.
Demokratik süreçler, çöküş konusunda ısrar ettiği zaman ve bazı etkin politikacılar, korsanların altın taşıyan gemiye saldırdığı gibi seçimlere saldırdıkları zaman ne kadar acımasız oluyor! İnsan, uzaktan ok gibi keskin tırnakları, tamahkâr gözleri ve aşırı şaşkınlıktan kireçleşen vicdanları işaret etmek üzere.
Bu suçlu haritalar, bazen ayrıldığında bazen de özlem duygusuna teslim olduğunda vatandaşı cezalandırıyor. Buna rağmen o, Fransa’ya dönmeyecek. Yıllar ve macera lüksü bitti. Hasarlı gemide 70’li yılları bekleyecek. Bu hasta harita, ona bir mezarı çok görmeyecek. Adam, soru sorar gibi ellerini açıp “Burası, benim ülkem; fakat ne korkunç!” diyor.