David Lynch: Sinema benim için zaman içinde hareket eden bir ses ve görüntüye sahip
Muhammed Ruda Dünyaca ünlü yönetmen David Lynch’in hayranlarından biri değilseniz, sunduğu sanatsal çalışmaları beğenmeyebilirsiniz. Bu durum David Lynch’in çalışmalarının belirli bir bağlam içerisinde anlaşılması ve sindirilmesinin zorluğundan kaynaklanmakta. Hatta bu tarz film yönetmenlerini tanıy
Muhammed Ruda
Dünyaca ünlü yönetmen David Lynch’in hayranlarından biri değilseniz, sunduğu sanatsal çalışmaları beğenmeyebilirsiniz. Bu durum David Lynch’in çalışmalarının belirli bir bağlam içerisinde anlaşılması ve sindirilmesinin zorluğundan kaynaklanmakta. Hatta bu tarz film yönetmenlerini tanıyan izleyiciler, onları özel ve zor olarak niteleyebilirler. Lynch’i de anlaşılması en zor yönetmen olarak görebilirler. David Lynch, “Sinema benim için zaman içinde hareket eden bir ses ve görüntüye sahip. Görüntü bazen hızlı bazen de yavaş hareket eder. Ses de aynı şekildedir. Sinema geçmekte olduğu aşamaya bağlı yükselen ya da alçalan farklı hareket ve unsurlar sonucundaki müzik gibidir” ifadeleriyle sinemayı tanımlıyor.
Geçtiğimiz yıl düzenlenen Cannes Film Festivali’nde Lynch’in yazıp yönettiği, düzenlemelerini yine kendisinin yaptığı ‘Twin Peaks’in (İkiz Tepeler) Twin Peaks’in yeni versiyonunun ilk iki bölümü gösterildi. Lynch, ödül töreninde yaptığı konuşmada, sinematik çıkarlarının hayal kırıklığına uğramadığını ve son yıllarda yeterli sayıda gösterilmemesinin, kendisinin artık aktif veya ilgi çekmediği anlamına gelmediğini vurguladı.
Lynch 71 yıl önce ABD’nin Montana Eyaleti’nin Missola adındaki küçük bir kasabada dünyaya geldi. Babası öğretim görevlisi bir akademisyendi. David Lynch, 15 yaşında iken ailesi ilk kez bir başka şehre taşındı. Daha sonra birkaç yıl Boston’da yaşadı. Akademik çalışmalarda başarılı olamayan Lynch, sanatsal çalışmalarda başarıyı yakaladı. İlgisini dışavurumculuk okuluna yöneltti. Ardından üç yılını Paris, Londra, Viyana’da ressamlık eğitimi alarak geçirdi.
Tuhaflıklar
1966 yılında ABD’ye döndükten sonra, Philadelphia’da çalışmaya başladı ve orada evlendi. Aynı zamanda sanat çalışmalarını da sürdürdü. 1967’de ilk kısa filmi olan ‘Six Men Getting Sick’i’ çekti. Söz konusu filmi bugün izleme imkanı bulanlar, Lynch’in sanatsal tarzının tohum ve köklerini bulabilir. 1977 yılında ilk uzun metrajlı filmi Eraserhead’a kendisini hazır hissedene kadar birçok deneysel ve sürrealist kısa filmin yönetmenliğini ve senaristliğini yaptı.
Lynch, karanlık, tuhaf, fabrika sesleri, bilinmeyen kaynaklardan alınan araçlar, siyah beyaz çeken kameralar, aşksız duygusal hikayeler ve tuhaf görünümlü sürekli ağlayan çocuklarla dolu filmler çekmemekte. Yani maddi başarının peşinde değil.
New York Film Festivali onun filmini kabul etmedi. O da korku filmlerine geri döndü. Tüm bunlar merhum yönetmen Stanley Kubrick tarafından keşfedilmesinden önce gerçekleşmişti. 1980 yılında ikinci filmi olan ‘The Elephant Man’i’ çekti. Bu film, Victoria dönemi İngiltere’sinde yaşayan çirkin, bozuk bir görüntüye sahip olan ve gezici kumpanyada sergilenen bir adamın, kendine güvenini ve insani değerini geri getirmeye çalışan başka bir adam tarafından kurtulmasının hikayesini anlatan bir dramdır. Film, bağımsız bir film iken, başarısı nedeniyle film yapım şirketi Paramount tarafından benimsendi. Ardından yönetmen Lynch, 3 yıl boyunca çekmek istediği filme konu aradı. O sırada yapımcı Dino De Laurentiis’in şirketi Universal firması tarafından finanse edilecek olan ‘Dune’ adındaki proje için teklifte bulundu. 70’lerin başında Avrupalılaşmış yönetmen Alejandro Jodorowsky’ın istediği. ABD’li yönetmen Ridley Scott’un da projeyi almaya çalıştığı gibi. Fakat proje Lynch’in oldu. Lynch, söz konusu projeden çok iyi bir film çıkardı. Bu görüş daha önceden filmlerini beğenenlere ait bir yorum değil.
Daha sonra yönetmen kendisine has tuhaflıklarına (bu kez renkliydiler) geri döndü. 1986’da çektiği ‘Mavi Kadife’ (Blue Velvet) filmiyle eleştirmenlerin onayını aldı. Daha sonra 1990 yılında ‘Vahşi Duygular’ı ( Wild at Heart) sinema severlerle buluşturdu. Ardından 1992’de İkiz Tepeler’i sinemaya kazandırdı. Geçtiğimiz yıl televizyona uyarlanmadan önce bir kısmını filme dönüştürdü. Yeterli bir maddi başarıya ulaşamasa bile Cannes Film Festivali’nde aday olarak gösterildi.
Şu anda İkiz Tepeler televizyonda dizi olarak yeniden yayınlanıyor. Yönetmen ardı ardına kısa filmler çekiyor. Ne zaman yeni bir film çekeceği bilinmiyor. Röportajımızın ilk soru su bu konuyla ilgili.
Basitlik ve sadelik
-İkiz Tepeler’den sonra nereye gideceğiniz kimse bilmiyor. Bir sonraki projeniz nedir?
Ben de bilmiyorum.
-Diğerlerinden önce gerçekleştirmek istediğiniz kişisel olarak kendinizi yakın bulduğunuz bir proje var mı?
Hayır. Ancak üzerinde çok düşündüğüm bir projem var ve kişisel olacak. Fakat herhangi bir girişimde bulunmak için aceleci davranmıyorum. Bir sanatçı olarak benim şartlarıma uyacak farklı bir konu arıyorum. Bu beni bazı fikirlere yakınlaştırırken diğerlerinden uzaklaştırmakta.
-Bu bir çeşit kararsızlık mı?
Hayır. Ben buna gerekli bir tercih dönemi diyorum.
– Uzun kariyeriniz boyunca, aynı anda derin, basit ve anlatıcı bir film çekilebileceğini kanıtlamış bulunuyorsunuz. ‘Straight Story’ filmi ile bunu gösterdiniz. ‘Straight’ hem başrol oyuncusunun adı hem de doğrudan basitlik anlamı içermektedir. Bu konuyu biraz açar mısınız?
Doğru. Fakat çoğunluk, filmi, kardeşine ulaşmak için traktör ile uzun mesafeler kat etmek durumunda kalan yaşlı bir çiftçinin hikayesini anlatan basit bir film olarak nitelediler. Benim için üzerinde çalışması diğerlerinden çok daha zordu. Nedeni, karmaşık, karakterlerin yalnız sahnelere değil birbirlerine de yabancı olmasına alışmış olmamdır. Diğer filmler; duygusal ve psikolojik olarak karmaşık bir dünyaya sahip. Straight Story’deki zorluk, tüm bunları ardımda bırakarak karakter ve psikolojik olarak karmaşık olmayan bir film sunacağım konusundaydı. Yalnızca yolculuğun anlatıldığı bir filmde, yol, filmin başında başlar ve sonuç istediğin yerde sona erer.
-Neden İkiz Tepeler’e geri döndünüz?
1992 yılında aynı filmin İkiz Tepeler: Ateşte Benimle Yürü çektiğimden beri genellikle onun karakterleri üzerinde düşünüyorum. Ona neler olabileceğini, nasıl sona erdiğini ya da başına ne geldiğini hakkında düşünüyorum. Sanırım ona duyduğum sevgi ile bir ilgisi var. Onun bir dizisini yapmaya karar verdiğimde bu sorulara cevap vermeye çalışıyordum. Fakat bu karakterler veya bir proje gibi İkiz Tepeler’e dönme konusunda kararlı değildim. Yapımcı Mark Frost beni teşvik etti.
-Dizide Kyle MacLachlan’ı hala hatırladığı yönlerin cevaplarını ararken buluyoruz. Onu önceden olduğu gibi şu anda kendisine karanlık olan bu mekana geri dönmeye iten ne? Kyle sizi mi temsil ediyor?
Taşı gediğine koydunuz. Bunu eve diye cevaplamam gerek. Bu konuda beni temsil ediyor. Ancak bundan öteye geçmiyor. Çünkü karakterlerinden biri olmaktan uzak durmam gereken bir hikayenin parçası haline dönüşmekte. Ben yalnızca karakteri oluşturuyorum. Ancak Kyle, benim için kötülüklere bulaşmamış bir adam karakteri. Masum bir ABD’li. Öte yandan da zeki biri.
Ses ve Görüntüler
-Başladığınızdan bugüne kadar, oluşumu bakımından eşsiz ses efektleri kullanmaktasınız. Eraserhead’i kullandığınız efektlerle hatırlıyorum. Filmlerinizde ses sizin için ne ifade etmekte?
Sinema benim için zaman içinde hareket eden bir ses ve görüntüye sahip. Görüntü bazen hızlı bazen de yavaş hareket eder. Ses de aynı şekildedir. Sinema geçmekte olduğu aşamaya bağlı yükselen ya da alçalan farklı hareket ve unsurlar sonucundaki müzik gibidir.
-Fakat iş evde gösterimlere geldiğinde ayrıcalıklı olma garantisi veremiyorsunuz. Müzik efekti sinema dışı teknik unsurlara bağlı olacaktır. Bu doğru değil mi?
İçinde bulunduğumuz teknoloji çağından önceki filmlerimden bahsediyorum. Sinemalar arasında bile, her salonun ve ekipmanının ses kalitesinde fark vardır. Net değil, çünkü büyük bir fark değil. Filmi bir bilgisayarda veya bir iPad’de göstermeye gelince, hiç bir şeyin amaçlandığı ve tasarlandığı gibi kaldığı söylenemez. Özellikle ses, bundan çok etkilenmekte. Bu çağdaş çekimleri izleyenler, filmi izlediklerini düşünürler fakat çekilenin dışında bir film izlemiş olurlar.
-Bu aslında tüm filmler için geçerli sanırım.
Elbette.
-Kapı gıcırtısı ve adım sesleri bazen izleyiciyi rahatsız etmekte. Seni de rahatsız ediyor mu?
Sessizlik gerçekten önemlidir. Genelde insanların inandığından çok daha önem arz etmekte. Bildiğiniz üzere, ses stüdyosu seslerin dışarı çıkmasını engelleyen bir sistemle izole edilir. Kapı, duvarlar, tavan, her şey izole edilmiştir. Stüdyonun içerisinde herhangi bir ses olmadığı takdirde ses tamamen yayılır. Genellikle hayatta, sessizliğin sesi ve seslerin sesi bulunduğunu ve bu ikisin birlikte yürüdükleri, kişinin bulunduğu yere göre zaman zaman birinin diğerini geçtiği söylenir. Seslerden arındırılmış bir alanda veya caddeden uzak bir evde, mesela çölde, sessizlik sesin en yüksek gücü olarak yaşar. Kapalı bir stüdyoda, bu izole edilen alanda duruyor ve kendimi başka bir dünyadaymış gibi hissediyorum. Okuyucularınız arasında sesi nasıl kullandığımı merak edenler varsa cevap bahsettiğim şeylerden kaynaklanmakta.
-Dünya daima iyi ya da kötü hatta çoğunlukla kötü yönde değişiyor. Peki siz değiştiniz mi?
Ben hala olduğum gibiyim. Sen de hala olduğun gibisin. Kendimizle konuştuğumuzda hala durduğumuz yerde olduğumuzu anlarız. Olduğumuz gibiyiz. Sinema, müzik, resim ve sahneyi seviyorum… Şu an bunca yıl sonra hala sinema, müzik, resim ve sahneyi sevmeye devam ediyorum. Sevgileri başladığım şeyleri sevmeye devam ettikçe değişemem.
-İkiz Tepeler’in dizi olarak çekilmesi ne gibi etki yarattı?
Televizyonda yayınladı fakat ben hep bir sinema filmiymiş gibi çektim. Sinemacıların kullandığı ses ve görüntüler tüm hikayeyi anlatmakta.
-Filmi veya diziyi çekmeden önce izleyicilerin işinizi nasıl karşılayacağını düşünüyor musunuz? Kitlesel başarı ya da parasal başarı hakkında düşünüyor musunuz? Birini diğerine tercih ediyor musunuz?
Sorunun ikinci şıkkı yapmadığım bir şey. Ancak elbette ki işin kimlere ulaşacağını nasıl karşılayacaklarını düşünmeyi tercih ediyorum. Bu teorik bir düşünce olarak kalır. Özgeçmişinizi yazarken kuşkusuz, bu olay veya tutumun okuyucu üzerindeki etkisini düşünürsünüz. Bu benim için de geçerli. Çektiği filmlerin türüne bakılmaksızın her yönetmen için geçerli olduğuna inanıyorum. Bu doğru bir düşünce çünkü seyirci denklemin diğer tarafını oluşturmakta. Sanatınızı bırakmak istemezsiniz. İster genel olsun ister özel bir seyirci kitlesine ulaşmayı dilersiniz.
-Size göre sinemanın geleceği var mı?
Sinemanın geniş bir yelpazesi vardır ve her tarzı aynı kefeye koymak mümkün değil. Şayet benim yaptığım ve aynı türde diğer yönetmenlerin yaptığı çeşidi kast ediyorsanız girişimlerin devam edeceğine inanıyorum. Sanat filmleri devam edecek. Fakat film gösterimleri 1960’lı yıllara kıyasla bugün daha zor. Bu da üzücü.