DEAŞ’ı kullanma hesaplarının gölgesinde Suriyeli Dürzilerin kaderi
Doğu Arap bölgesinde bulunan kendilerine “Muvahhid” adını veren Dürzilerin belki de en büyük talihsizliği, kendi kimliklerini en güçlü bir şekilde korumalarına rağmen meçhul bir sürecin içine girmiş olmalarıdır. Muvahhid Dürzîler –tabiri caizse- Arab’ın da Arabıdır. Ortadoğululuk ve Araplık onların
Doğu Arap bölgesinde bulunan kendilerine “Muvahhid” adını veren Dürzilerin belki de en büyük talihsizliği, kendi kimliklerini en güçlü bir şekilde korumalarına rağmen meçhul bir sürecin içine girmiş olmalarıdır. Muvahhid Dürzîler –tabiri caizse- Arab’ın da Arabıdır. Ortadoğululuk ve Araplık onların ana hamurudur. Hiçbir zaman bu kimlik dışında bir kimlikte kendilerini rahat hissetmediler.
19. yüzyılın sonlarında çağdaş siyasi içeriği ile “Arap” milliyetçiliğinin gelişinden önce bile, bu mezhebin evlatları, fanatizm ya da gösterişe dalmadan bu kimliklerine son derece bağlı idiler. 1920 ve daha sonra 1943 ve 1948’de Fransız ve İngiliz mandası yeni sınırlar çizdiğinde, Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin’de bulunan Dürzilerin kendi çıkarlarını öne çıkaran özel bir tavır içerisine girdikleri doğrudur. Ancak unutmamak gerekir ki “bütünün parçaları” arasındaki bağlantılar güçlü kalmış ve herhangi birinin acısı diğerlerini derinden etkilemiştir.
Tarih boyunca, hatta günümüzde dahi “Muvahhid” Dürziler her yerde trajediler yaşadılar. Güney Suriye’deki Suveyda bölgesinde yaşanan “Kara Çarşamba” katliamı bunlardan biridir. Tüm bu zamanlarda bu topluluğun iki önceliği vardı: Birincisi, toprağı ve namusu savunmak. İkincisi, karar verme bağımsızlığını korumak. Bu iki önceliği incelersek, Doğu Arap bölgesinde Arap-Müslüman bileşeninin oluşturduğu bu varlığın felsefesinde, bu iki faktörün önemli bir yeri olduğunu buluruz.
Örneğin, “Muvahhid” Dürziler topraklarını savunma adına Filistin’in kuzeyindeki köylerini terk etmeyi reddettiler, İsrail işgaline sabırla karşılık verdiler ve bunun için mücadele ettiler. Kendi mahremiyetlerine saygı duyulduğu için siyasi sistem ve partiler aracılığıyla sınırlı bir mücadele yürütebildiler. Bugün, “Yahudi Ulus Devleti” tasarısına güçlü bir şekilde karşı çıkıyorlar, çünkü bu yasa onların statülerini de tehdit etmekte, bütün Araplara karşı hatta çeşitlilik içinde beraber yaşamayı arzu eden bütün herkese karşı bir ayrımcılığı içermektedir.
Lübnan’da, “Muvahhid” Dürziler her zaman kendi varlıklarını korumak için savaştılar. Teamül, gelenek ve uygulama açısından etnik temeller üzerinden yönetilen bu ülkede kendi saflarının dağıtılması, birliklerinin bozulması adına yapılan her hamleye karşı koymasını bildiler. Suriye’de, birçok devletin varlığına rağmen, kimlik, kültür ve bağımsızlıklarını savunmak için savaştılar. 19. yüzyılın başlarında Cebel-i Arab bölgesinde (Suveyda) İbrahim Paşa’nın saldırılarına karşı koydular. 1920’lerde Fransız mandasına karşı savaştılar. Çeşitli Etnik varlıkları ve mezhepleri bir araya getiren Arap hareketlerine ve Suriye bağımsızlığına katkıda bulundular. Kuzeybatı Suriye’deki (İdlib valiliği) ve güney-batısındaki (Kuneytra valiliği) küçük azınlıkları bile, büyük baskılara rağmen varlıklarını korumak için inatla mücadele ettiler ve bunun için de günümüze kadar ağır bedeller ödediler.
Bugün, “Muvahhid” Dürziler -her ne kadar geçmişte benzer zorluklar yaşamış olsalar da- kendilerini zor bir konumda buluyorlar. Onlar şimdi, hepsi de onlardan daha güçlü olan bir dizi kuvvetin çıkarlarının kesiştiği bir coğrafi bölgede yaşıyorlar. Neredeyse bu kuvvetlerin tamamı açık bir stratejik çıkar vizyonuna sahip değildir.
Suriye’deki “Muvahhid” Dürziler, İran’ın bölgesel açılımının güvenlik alanı, Moskova’nın taktik ortağı ve Washington’un mevsimsel müşterisi, Tel Aviv’in postacısına dönüşen Beşşar Esed rejimine karşı patlak veren intifada hareketi karşısında tereddüt ettiler ve bir süre şaşkınlık yaşadılar.
Esed ailesinin üstü kapalı “mezhepçi” rejiminin idrakindeydiler, aynı zamanda topraklarına yönelik kasıtlı tacizlerini ve şantajlarını ölçüp biçiyorlardı. Ancak devrim ve onun dışsal mezhepsel ilişkileri konusunda tereddütler yaşıyorlardı. Söylenenlere göre -doğru ya da yanlış- Devrim/İntifada ile beraber hareket etme konusunda yaşadıkları gecikme diğer azınlıkların intifada konusunda olumsuz tavır almasına neden oldu, bu da rejimin hedeflerine bir süreliğine hizmet etti ve bu azınlıkların devrim dalgasına katılmaları gecikti. Rejim ve destekçilerinin benimsediği acımasız baskı ve yerinden etme politikalarına bir süre sesiz kalmak durumunda kaldılar.
Ancak, Dürziler çok geçmeden -iddia edilenin aksine- azınlıkları korumayan bir rejime kaderlerini terk etmenin kendi çıkarlarına olmadığını anladılar. Bilakis rejimin, azınlıkların korkularını kullanarak bir kısmını diğerine karşı kışkırttığının farkına vardılar. Nitekim özellikle Suveyda vilayetinin bitişiğindeki Dera’daki baskıların artmasıyla birlikte, iç savaşları ve silah taşımayı savunma amacı dışında reddeden yeni bir Dürzi hareketi ortaya çıktı. Suveyda evlatlarının diğer Suriye bölgelerindeki kardeşlerine karşı savaşmayı reddettiği için “Meşayihu’l-Kerame/Haysiyet Şeyhleri” eski statü ve saygınlığını kazanmış bulunuyor. Bu tutumun neticesi, Rejimin 2015’te “Haysiyetin Şeyhleri”nden biri olan Şeyh Vehid el-Balus’u tasfiye etmesi olmuştur. Zira bu şeyh “Haysiyetimiz Beşşar Esed’den daha değerli” sözünü söylemiştir.
Hâlihazırda, Esed ordusu ve onu destekleyen mezhepçi milisler arasında savaşmayı reddeden zorunlu askerlik hizmeti çağına gelmiş yaklaşık 53 bin Dürzi genci var. Rejimin korkunç katliamlarının arkasında bu reddin olduğunu söyleyenler var.
“Kara Çarşamba Katliamı”na yansıyan, hem taktik hem de stratejik olan yerel, bölgesel ve uluslararası çıkar çatışması, bir grubun bir dizi cinayet, yıkım ve bölünmenin önüne geçebilecek bir tarafsızlığı sürdürmesine izin vermek istemiyor.
DEAŞ örgütünün bu konuda nasıl kullanıldığını ve büyüme şartlarını tartışmaya dahi gerek yoktur. Ancak şunu söylemek yeterli: DEAŞ, onunla savaştığını iddia eden herkes tarafından yönetilen bir satranç taşıdır. Bugün, ortaklar ve taktik müttefikler arasındaki ayrılıklar çokça konuşuluyor.
ABD liderliğinin şu anki statüsünden yararlanan Rus müdahalesi, bölgesel ve yerel oyunculara ağırlık vermektedir. Ancak -iddia ettiğinin aksine- bölgenin şartlarını iyi anladığı söylenemez. Rusya’nın Dürzileri hedef alması kendi çıkarına değildir. Ancak bu zamana kadarki tutumları rejimin bakış açısına uyuyor. Öte yandan, İran’ın hesapları farklıdır, onlar Araplar ve Sünni İslam’dan jeopolitik intikam almak istiyorlar. Son dönemde meydana gelen hadiseler ancak bunun üzerinden açıklanabilir, zira Araplar ve Sünnilere karşı savaşmayı reddeden “Muvahhid” Dürzilere de diğerlerine uygulanan sistematik yerinden etme siyaseti uygulanmaktadır.
Suriye’nin güneyindeki önemli aktör olan İsrail’in, İran politikaları ile ilgili farklı düşünceleri var. Çıkarları gereği yeri geldiğinde destekliyor, yeri geldiğinde ise onu bir dublör gibi kullanıyor. İsrail ne istediğini çok iyi biliyor. Sonra –belki de İran gibi- jeopolitik ve demografik hesaplamaları iyi biliyor. Bu yüzden Suriye’nin güneyindeki durum, İran’ın geri çekilmesi karşısında İsrail’in alacağı nihai tutuma göre şekillenecektir. Elbette burada şer şebekesi şeklinde çalışan DEAŞ’ın ne şekilde ve nasıl kullanacağı önem kazanmaktadır.