Esir vatanda üçüncü Newton yasası
Bugün Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) yaptığı referanduma ve muhtemel sonuçlarına değinmek istiyordum. Referandum hakkında ne söylenirse söylensin referandumdan sonra meydana gelecek gelişmeler olacaktır. Fakat Lübnan Askeri Mahkemesinin, orduya karşı çatıştıkları suçlamasıyla Şeyh Ahmet el E
Bugün Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) yaptığı referanduma ve muhtemel sonuçlarına değinmek istiyordum. Referandum hakkında ne söylenirse söylensin referandumdan sonra meydana gelecek gelişmeler olacaktır. Fakat Lübnan Askeri Mahkemesinin, orduya karşı çatıştıkları suçlamasıyla Şeyh Ahmet el Esir ve beraberindekilerle ilgili aldığı kararlar konusunda derin mülahazalarda bulunmak gerekiyor.
Her şeyden önce Askeri Mahkeme’nin hakkında idam kararı verdiği Şeyh el Esir’in destekçilerinden birisi olmadığımı söylemeliyim. Ne Lübnan’da ne de yurtdışında el Esir’in Sünni Müslümanları temsil ettiğini düşünmüyorum. Daha da ileri giderek Şeyh el Esir’in Sünni Müslümanları temsil etmesinin ya da tecrübelerini Sünni Müslümanlara aktarmasının bir faydası olmadığını söyleyebilirim. Çünkü ben, Şeyh el Esir realitesinin radikal ve mezhepçi bir olgu olduğunu addediyorum. El Esir’in mezhepçi ve siyasi hareketi hakkında yayınlanan yargı kararının, mazlum bir şehit olarak öldükten sonra yüzlerce, belki de binlerce insanı el Esir’in savunduğu davada yer almaya sevk edecek bir araca dönüşmesi beni endişelendiriyor.
Lübnanlılar, sahada bulunan güç dengeleri arasındaki bozukluğu iyi biliyorlar. Gayr-i meşru silahlı güçlerle karşılaştırıldığında meşru silahlı güçlerin konumunu iyi biliyorlar. Kimin hükmettiğini, kimin emrettiğini, kimin yasakladığını iyi biliyorlar. Lübnanlılar, vatan ve vatandaşlık şartlarıyla vatanseverlik, ahlak, aile yaşamıyla ilgili öğreti ve eğitim usulleriyle insanları yönlendirmeyi ve onları eğitmeyi kimin istediğini iyi biliyorlar. Lübnanlılar, silah gücü ve sahip olduğu nüfuzla, adaletten kimin kaçtığını iyi biliyorlar. Lübnanlılar, radikalizm, tekfircilik ve deaşizmin kimi ilgilendirdiğini ve tabi İsrail ve Amerika’ya kimin ajanlık yaptığını da iyi biliyorlar.
Bütün bunları Lübnanlılar iyi biliyorlar. Sadece eksik olan Lübnanlıların internette paylaştığı Şeyh Naim Kasım’ın verdiği konferansın dikkat çekici videosuydu. Şeyh Naim Kasım bu videoda; Lübnan’ın kimliği, Müslüman toplum ve politikalarıyla ilgili, hatta direnişten, boşanmış bir kadının çocuğu eğitip eğitemeyeceğine kadar bütün görüşlerini açık bir şekilde anlatıyordu.
Tabi, Refik Hariri ve arkadaşlarının suikastıyla ilgili, Uluslararası Mahkeme’nin adalete teslim edilmelerini istediği kişilerin nerede olduklarını sorgulamaya gerek yok. 2008’de subay ve pilot Samir Hanna’nın katilinin kasıtsız olarak subayı öldürmesinden 10 ay sonra, kefaletle nasıl serbest bırakıldığını sorgulamaya gerek yok. Milletvekili Boutros Harb’a suikast girişiminde bulunan zanlıya ne olduğunu sorgulamaya gerek yok. 2013 yılında Trablus şehrinde bulunan el Takva ve el Selam camilerine yönelik patlama eylemlerini yaparak, 49 kişinin hayatını kaybetmesine ve 800’den fazla insanın yaralanmasına neden olanları sorgulamaya gerek yok.
Dahası el Esir’in cemaatine muhalif silahlı unsurların rolleriyle ilgili belirsizliğe rağmen el Esir hakkında yayınlanan idam kararı tuhaf değil midir?
Eğer idam kararının amacı vatanın güvenliğini savunmak içinse, İsrail’le işbirliği yapmakla suçlandıktan sonra cezası 2 yıla düşürülen emekli Tuğgeneral Faiz Kerem’in, 3 yıl hapis cezasına mahkûm edilmesi tuhaf değil midir? Faiz Kerem’in üyesi olduğu hareketin müttefiki olan, İsrail’e karşı sadece kendisinin düşmanlık ve mücadele gösterdiğini iddia eden Hizbullah’ın hiçbir itirazda bulunmaması ne garip! Lübnanlı milletvekili, eski Bakan ve Suriye rejimine çok yakın olan Mişel Semaha’nın terör eylemleri için kullanılacak silahları nakletme suçlamasıyla 13 yıl hapse mahkûm edilmesi tuhaf değil midir?
Beyrut’un doğusundaki Rumiye hapishanesinde terörist ve Sünni radikallerden oldukları şüphesiyle tutuklanan pek çok mahkûmun, kendilerine herhangi bir suçlama yöneltilmeksizin hayatlarını hapiste geçirmeleri tuhaf değil midir?
Bu tuhaf vaziyet karşısında bu tür uygulamaların, radikal hareketlere sempati göstermenin en garanti yol olduğunu düşünüyorum. Bu uygulamalar, insanları deaşlaştırma ve terör örgütlerinin kucağına sevk eden masum bir yöntemdir.
Bunlar önceden Irak’ta ve Suriye’de bizzat tecrübe edilmiş uygulamalardır. İran yönetimi bu tür uygulamaları Irak, Suriye, Lübnan’daki ajanları aracılığıyla doğrudan ve başarılı bir şekilde tecrübe etmiştir. Sünni Müslümanlar arasında var olan ulusal, liberal ve ılımlı sol akımları programlı bir şekilde marjinalleştirerek, onları kasten zayıflatmıştır. Söz konusu akımları hayal kırıklığına ve ümitsizliğe sevk ederek, üzerlerine saldırmak için onları tekfircilik ve terörle suçlamıştır.
Nuri el Maliki, Anbar vilayetinde yaşayan Sünni Müslümanlar üzerinde bu yöntemi kullanmıştır. el Maliki, Sünnilerin el Kaide’ye karşıt iradelerine rağmen, destek ortamının oluşmasına neden olmuştur. Hatta Anbar’daki Sünni Müslümanlar, direnişe geçtikten ve “el Sahvat” oluşumu el Kaidecilere karşı durup onları çıkardıktan sonra bile, marjinalleştirme ve zulüm devam etti. Akabinde el Maliki – Kasım Süleymani yönetiminin Musul ve çevresini mukavemetsiz bir şekilde teslim ettiği DEAŞ örgütü ortaya çıktı.
Esed rejimi Suriye’de yıllardır İslam tugaylarının sloganlarını atarak Mahmut Kulağası ( Ebu el Ka’ka) gibi radikallere yatırım yaptı. Bunların görevleri, Amerikan güçlerinin çıkışını hızlandırmak için onlarla çatışmak amacıyla radikal unsurları sınırdan geçirmekti. Irak’ın teslim edilmesi, İran ve Haşdi Şabi için kolay yutulur bir lokmadır.
Lübnan’da da aynı proje uygulanarak Sünnilerin deaşlaştırılması gerekiyordu. Fakat gerçek şu ki Lübnanlı Sünniler, dini ve mezhepsel radikalizmden tamamen uzaktırlar. Sünnilerden müftülük makamını devralan en önemli kişilerden birisi de Arap milliyetçisi Abdulhamid Kerami’dir. Abulhamid Kerami, Başbakanlık görevini üstlenmiş ve kendisinden sonra da iki oğlu bu göreve gelmiştir. Buradaki paradoks ise Trablus şehrinde kendisine kurulan tuzağı bertaraf edenlerin Suriye istihbarat organlarının kucağında yetişen radikallerin olmasıdır. Bugün Lübnan’daki Sünni müftülerden birisinin annesi Hıristiyan’dır. Dahası çocuklarının eşlerinin Şii olduğu müftüler var. Bazı Lübnan başbakanları ya başka mezhepten birisiyle evlenmişlerdir ya da mirasla alakalı sebeplerden dolayı Şii mezhebi üzerine vefat etmişlerdir.
Evet, Lübnan’daki Sünniler bağnaz ve mutaassıp kimseler değildir. Ancak bu, iki tarafı keskin bir kılıç olmasına rağmen Sünnileri taassupluğa ve bağnazlığa kasıtlı olarak sevk eden kimseler vardır.
“Fizikte her etki karşılığında bir tepki yaratır” ilkesini savunan üçüncü Isaac Newton yasasına bahis oynayanlar pek çok maceraya atılıyorlar. Çünkü Sünnileri suçlamak ve onlara saldırmak amacıyla Sünnileri ısrarla radikalizme iten taraflar, fitne çıkarmak için birçok bölgenin kaderi konusunda kumar oynuyorlar.
Radikalizme sevk eden taraflar, içinde yaşadıkları çevre ve toplumlara, eninde sonunda kendilerini yok edecek ölümcül hastalıklar yayıyorlar.