İbn Haldun’un yetimleri
UNESCO tarafından Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde Dünya Sosyal Bilimler Bildirisi yayınlandı. Bu kez Arapça’ya tercüme edilmiş ve özetleri dağıtılmış olmasına rağmen ilgi çekmedi ve içeriği şaşırtmadı. Bildiri, oldukça etkileyici ve üzücü bilgiler içeriyor. Araştırmaların odağı bu kez bir ülke vata
UNESCO tarafından Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde Dünya Sosyal Bilimler Bildirisi yayınlandı. Bu kez Arapça’ya tercüme edilmiş ve özetleri dağıtılmış olmasına rağmen ilgi çekmedi ve içeriği şaşırtmadı. Bildiri, oldukça etkileyici ve üzücü bilgiler içeriyor.
Araştırmaların odağı bu kez bir ülke vatandaşları arasındaki ‘eşitsizlik’ ve dünya nüfusu arasındaki farklılıklar olsa da, ortaya çıkan şey, insanlığın görülen zulüm ve çekilen sıkıntılarda birbirlerine yaklaşmış olmasıdır. Dünya servetinin yarısına, yüzde 1’lik dilim tek başına sahip. Dünyadaki fakirlerin sahip olduğu her şeye denk bir mal varlığını, 62 kişi elinde bulunduruyor. Bununla birlikte bu yeni ve ilgi çekici bir şey değil. Biz Arapları ilgilendiren kısım, bizim trenimizin hala rayın dışına çıkmış ve bin millik yolda henüz bir adım bile atmamış bir halde görünmesidir. Nitekim ‘eşitsizliğin’, genel olarak yürütülen akademik araştırmaların sayısıyla orantılı olduğu ortada. Beşeri ve toplumsal araştırmalarla özel olarak ilgilenmeyen ülkeler, haliyle en fakir ve kalkınma konusunda en isteksiz ülkeler arasında yer alıyor. Sonuç garip görünebilir ancak bu bildirinin gerçekleştirilmesi için 100 uzman araştırmacı seçildi. Onlar, bunu dikkate almayı gerektiren ciddi bir çaba harcamış olsa gerek. Yapılan açıklamalar, son senelerde ‘eşitsizliği’ konu edinen araştırmaların yüzde 80’inin, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da yürütüldüğünü ortaya koyuyor. Geri kalan yüzdelik dilim ise Doğu ve Güney Asya, Afrika ve Latin Amerika’yı içine alıyor. Arap ülkeleri ise diğer ülkeler arasında neredeyse sıfıra denk gelecek bir oranla listenin son sıralarında. ABD, İngiltere ve Kanada, diğer tüm Batılı ülkeler arasında bu konuda en çok araştırma yapmış olan üç ülke konumunda. Yani yoksulluk, ne tesadüftür ne de şanssızlık.
Coğrafyacılar, ekonomistler ve hatta siyaset bilimciler bile toplantıda konunun önemini yazar hale geldi. Sorun, bizim ülkelerimizdeki durumun tam tersi olması. Toplum araştırmacıları, kusurlarımızı tespit edip, durumumuzu tanımlayıp çözüm önerileri sunacakları yerde, gidip siyaset ve stratejik araştırmalar alanında kalem oynatıyor. Zira niyetleri, ekranlarda boy göstermek. Yani biz kendimizi ekonomik açıdan gelişmiş ülkelerle karşılaştırsak bile tersine göçle yüzleşiyoruz.
Yürütülen az sayıdaki toplumsal araştırmalar, çoğunlukla raflara kaldırılır, kendilerinden istifade edilmez ve bu durum, birikim ve devamlılık noktasında hevesleri kırar. Mesela biz cep telefonlarının bize olan etkisini, sosyal iletişim araçlarının aile hayatımıza yansımasını ya da tüm bunların ekonomik hareketlilik ve üretim gücümüz üzerindeki etki boyutunu bilmiyoruz. Bu konular hakkında okuduğumuz her şey, gazetecilerin alelacele bilgi alıp üzerine bir şeyler kurmaya çalıştıkları hızlı araştırmalarından ortaya çıkan sonuçlardan başka bir şey değil. Bu durum, özünde nemli olsa da derinlikli bir bilgi, çözüm üretimi ve uzun vadeli bir planlama için yeterli değil.
Dr. Hüda Rızk’ın, Lübnan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nün doğuşu hakkında nitelikli bir araştırması mevcut. Bu çalışmada, enstitünün kuruluşu ile diğer tüm fakültelerden farklı ve ayrıcalıklı bir konumda bulunduğuna dikkat çekiliyor
Cumhurbaşkanı Fuad Şehab döneminde (1959) kurulan enstitü, Şehab’ın Devlet politikalarına danışmanlık yapma işlevi görmüş. Şehab dönemi kuşkusuz Sivil Toplum kuruluşlarının değer gördüğü bir dönemdi.
Ancak enstitü, çok geçmeden 70’li yılların başında yaşanan aşamalı siyasi gerileyişle birlikte bu etkinliğini kaybetmiş. Bu durum, UNESCO’nun uluslararası raporunun sonuçlarıyla da uyumlu.
Rapor, Kariyerinde başarısız olanların kapağı attığı bir alan haline gelmesinin sosyal bilimlerin çöküşüne işaret ettiğini söylüyordu. Hatta öyle ki erkek öğrencilerin işsiz kalmamak için sosyal bilimleri genç kızlara bıraktığı ve Eğitim Bakanlığı’nın bu olumsuz algıya karşı adımlar atması gerektiğini vurguluyor.
Araplar, sosyolojinin kurucusu olmakla övünüp, İbn Haldun ismini dillerden düşürmezler. Ancak milletlerin ilerleyişinin kalbinde yer alan bu bilimin, artık kayda değer bir Arap başarısını veya ekolünü barındırmadığını görmüyorlar. Öğrencilerimiz, Emile Durkheim, Auguste Comte ve Max Weber okuyorlar ve sanki kendilerine yabancılaşmış gibiler. Mezun olup iş bulma derdine düşüyorlar ve genellikle de iş imkanının az olması sebebiyle kendi alanlarında çalışmıyorlar.
Üniversitelerde öğrenci yokluğundan ötürü, felsefe gibi bazı alanlar kapandı. Ya da tarih gibi en temel ve önemli dallardan biri olmasına rağmen, küçümsenen alanlar mevcut. Halbuki bu hor görülen dalların hepsi, toplumsal çalışmaların içine işlemiş tamamlayıcı unsurlardır.
Eğer ilgisizlik ve ciddiyetsizlik dışında ülkenizde sosyolojinin boğuştuğu en önemli sorunu bilmek isterseniz söyleyelim: Fanatikliğin egemen olmasından sonra bilimsel zihniyetin beslendiği tarafsızlığın az rastlanır bir şey haline gelmesi, bağnazlığın yaygınlaşması ve ikilemleri particiliğin renklendirdiği ve mezhepçiliğin kirlettiği dar bir bakış açısıyla değil de panoramik bakış açısıyla ele alabilen araştırmacıların azalması.
Ölçütler değişip pusulamız şaştığında, uluslararası raporlara muhtaç hale geliriz. Çünkü biz yabancıların, Araplar hakkında dürüst olduklarına iman etmişiz. Bu, başlı başına bir sorundur. En büyük sorun ise UNESCO raporuna rağmen, içine düştüğümüz kuyunun ne kadar dipsiz olduğuna inanmıyor gözükmemizdir.