İdlib Savaşı’ndan daha büyük ve önemli olan şey nedir?
Raporlar, İdlib’de yaklaşan savaşın Suriye “savaşının” sonu ve Suriye’nin “toparlanmasının” başlangıcı olacağını gösteriyor. Bunun doğru olma ihtimali var. Ancak ben yine de “savaşın sonu” konusu etrafında, Birinci Dünya Savaşı sırasında müttefik kuvvetler komutan
Raporlar, İdlib’de yaklaşan savaşın Suriye “savaşının” sonu ve Suriye’nin “toparlanmasının” başlangıcı olacağını gösteriyor.
Bunun doğru olma ihtimali var. Ancak ben yine de “savaşın sonu” konusu etrafında, Birinci Dünya Savaşı sırasında müttefik kuvvetler komutanı ünlü Fransız komutan Ferdinand Foch’un şoförü ile ilgili yaşanmış komik bir hikâyeyi nakletmek istiyorum. Hikâye şöyledir; Emile ismindeki şoförün köylüleri, bu yıkıcı savaştan diğer Fransızlar gibi acı çekiyorlardı ve bu işkencenin bitmesi için günleri hatta saatleri sayıyorlardı. Bu gariban insanlar için tek haber kaynağı, büyük liderin –o dönem generaldi- şoförü “Emile” idi. Ailesinin durumunu denetlemek için ani ve kısa ziyaretler gerçekleştirirdi ve köylüler bu zaman dilimlerini büyük bir heyecan ve merakla beklerlerdi.
Gelir gelmez mütevazı evine doluşurlar ve ona sorarlardı: “Haberler nedir?”
Generalden bu konuda bir şey duydun mu? Savaş hakkında bir şey söyledi mi?
Savaşın ne zaman sona ereceği hakkında bir tahminde bulundu mu?
Ama Emile her seferinde köylüyü hayal kırıklığına uğratır, şöyle cevap verirdi:
“Hayır. Generalimden hiçbir şey duymadım.”
Günler yine ağır ve acı verici bir şekilde geçip gitti ve nihayet Emile yine aniden izne geldi ve köylüler her zamanki sorularını sormak için evine doluştular.
Bu sefer Emile büyük bir heyecanla onlara seslendi; Evet Evet! Birkaç gün önce General konuştu!
Ama köylü daha ne dediğini sormadan önce şoför şöyle devam etti: “Bana general sordu, ‘Emile, Allah aşkına söyle, Bu savaş ne zaman bitecek?!”
Kısaca şunu demek istiyorum, savaşların ne zaman sonlanacağı bilinemez. Nice savaşlar var ki beklenenden uzun sürmüş, elde edilen veriler sürekli farklılaşmıştır. Zira birçoklarının çıkarı yeniden kesişmiş, ittifak eden müttefiklerin tabiatı değişmiş, belli tarafları destekleyen süper güçlerin kendi aralarındaki güç dengeleri bozulmuştur.
Nitekim 1920’lerde mevcut varlıkların doğumundan, özellikle de 1945’te İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana Maşrık (Doğu Arap) bölgesinde yaşanan olayların çoğu- ki çoğu ülkeler yabancıların sömürgesinden kurtulmuştu- önceki hadiselerin devamıdır ve bu savaşların nedenleri hala günümüze kadar etki etmektedir.
Adeta yutulacak bir lokma haline gelen ve üç bölgesel güç arasındaki iki dünya gücü onların arkasındadır- bir anlaşmazlık arenasına dönüşen “Bereketli Hilal” bölgesinde, karar verici mekanizmada olmayan tek varlık, bölgenin gerçek sahipleridir. Normalde tek karar sahibi bunların olması beklenir.
Evet!
Bu bölgenin halkları ortada gözükmemektedir. Buna mecbur kaldıklarını da söylemiyorum. Zira bir kısmı, başkalarının projelerine gönüllü olarak hizmet etmeye çoktan razı olmuş durumdalar. Onların çıkarlarını kendi çıkarlarından üstün tutuyorlar.
Bölgenin bu kritik saatlerinde, Ortadoğu ülkelerinin karıştığı siyasi, saha ve demografik “savaşlar” var. Her birinin geçmişe dayalı uzantıları/kalıntıları var. İhtiyaç duyulduğunda harekete geçiriliyor. Bu bazen duygusal ve alanı harekete geçirmeye yönelik olabildiği gibi düşmanlık ve nefret uyandırmak, kan dökmek, insanları yerinden etmek, haritaları değiştirmek için sahte meşrulaştırmalar ihdas etmeye yönelik de olabiliyor.
1920’de Irak, Suriye ve “Büyük Lübnan”, yani şu andaki Lübnan sınırları belirlendi. Bu ülkelere sürekli müdahale edildi ve politik sınıflar iki yönde çalışma yürüttüler: İktidardaki konumlarını güçlendirmek ve otoriter duruma hizmet eden bir “siyasi kültür” inşa etmek.
Bildiğimiz üzere, başlangıç, 1920’den beri ortaya çıkan siyasi ve aşiret feodalizmi şeklinde olmuştur. Siyasi ve aşiret feodalizmi, 1930’ların sonlarına kadar egemen olmaya devam etti. Ne zamanki Avrupa’daki siyasi sahne değişti, iki sömürgeci güç olan İngiltere ve Fransa, Nazi Almanyası ve Sovyet Rusya tarafından tehdit edilmeye başlandı durum değişmeye başladı.
Buna paralel olarak, Ortadoğu bölgesinde, özellikle Balfour Deklarasyonu’nun ortaya çıkmasından sonra, Nazi Almanyası ile İngiliz ve Fransız sömürgesini destekleyenler arasında bir kutuplaşma ortaya çıktı ve bu arada bir de sol hareketler belirmeye başladı. Bu kutuplaşma, yalnızca Irak’taki Reşid Ali Geylani devriminin düşürülmesiyle (1941), Nazizmin yenilgisiyle (1945) ve İsrail Devletinin (1948) doğmasıyla sona erdi.
İsrail’in doğuşu, bölgedeki ulusal sahnede egemen sınıfların oluşumunda değişimleri zorunlu kıldı ve bu da “askerin” egemenliği anlamına gelmekteydi. Dikkat edilirse 1949 yılı Suriye de askeri darbeler dizisinin başlangıcıdır. Bu gelişmelerde kısmen de olsa Batıdaki güç dengesindeki değişimler, İngiltere ve Fransa’nın pahasına ABD’nin yükselişi, Sovyetler Birliği’nin rakip bir kutup olarak ortaya çıkmasının etkileri vardır. Daha sonra 1956 yılında “Süveyş Savaşı” nda bu parametreler doğrulandı.
Böylece, 1960’ların başlarında, tüm bölge ve aslında tüm dünya Washington ve Moskova arasındaki “iki kutuplu” aşamaya geçmiş oldu. Diğer bir ifadeyle Kapitalizm ve ideolojik rakibi olan sosyalizm arasında…
Bu arada, Doğu Arap bölgesinde çok şeyler değişti.
Laik “Atatürk Türkiyesi”, “komşusu” ve kendisinin eski düşmanı Rusya’ya karşı NATO’nun bir parçası haline geldi. Ayrıca Arap milliyetçiliği projesine karşı ortaya çıkan “Merkezi Antlaşma Teşkilatı”nın (eski adı Bağdat İttifakı) kurucu üyesi oldu. “Pehlevi İranı” da laik, Batı eğilimli ve “Merkezi Antlaşma Teşkilatı”nın kurucu üyesiydi. İsrail ise -eski sosyalist- yavaş yavaş, Siyonist işçi partilerinden ve güçlü işçi sendikalardan uzaklaşmaya başladı ve böylece elit iktidarın kimliğinde dönüşüm süreci başladı. Evanjelistlerin kontrolüne girdi, ordu generalleri ve para mafyaları etkili olmaya başladı ve iş “Yahudi Ulus Devleti Yasası”nın kabulüne kadar vardı.
“Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” (SSCB) alternatifinin çöküşüyle Soğuk Savaş sona erdi ve bu durum dünya çapında iki güçlü eğilim ortaya çıkardı: Dinsel akım ve milliyetçi/etnik akım. Gerçekten de, tüm Arap dünyasında buna şahit olduk. Önce İran’da sonrasında ise Türkiye’de bu durum ortaya çıktı. Hatta dünyanın en ileri demokrasilerinden biri olan Hindistan’da bile buna şahit olduk. Ve Avrupa ve ABD’de “küreselleşme” ve hatta bazen “laiklik” üzerinden Batı demokrasilerine “darbe” geçekleşti.
Bugün, İran’ın askeri ve güvenlik mollalarının etkisi altında olan Irak ve Lübnan’daki “demokratik” deneyimlerin başarısızlığına ve Rusya’nın liderliğinde Suriye devrimini/intifadasını “tasfiye etme” mücadelesine baktığımız zaman, bu arka planı hatırlamakta fayda var.
İsrail’deki Likud liderliğinin yaptıkları karşısında Amerikan suskunluğuna, Suriye halkına karşı düzenlenen “saldırılar” dizisine, Washington ile “İslamcı” otoriter bir rejim benimseyen Tahran ve Ankara arasındaki sorunlu ilişkilere ve “Arap” dünyasının kırılganlığına baktığımızda yine bunları hatırlatmakta bir fayda olduğuna inanıyoruz.
Uzun zamandır, Arap dünyası bağımsız hareket ettiğini, insanların birlikte yaşamak için gerçekten istekli olduklarını zannettik.
Meğer bir kuruntudan ibaretmiş…