İfade özgürlüğü kapısından giren terörizm
“Bin Ladin’in tutuklanmasını istedik, ama Batı bize: ‘İfade özgürlüğünü’ kullanıyor dedi.” Bu cümle Veliaht Prens’in Time dergisiyle yaptığı söyleşide yer aldı ve yine bu cümle Batı’nın defalarca tekrarlanan ve yanlış olan radikalizm ve radikalleri ele alma yöntemiyle ilgili yanlış yaklaşımını yerle
“Bin Ladin’in tutuklanmasını istedik, ama Batı bize: ‘İfade özgürlüğünü’ kullanıyor dedi.” Bu cümle Veliaht Prens’in Time dergisiyle yaptığı söyleşide yer aldı ve yine bu cümle Batı’nın defalarca tekrarlanan ve yanlış olan radikalizm ve radikalleri ele alma yöntemiyle ilgili yanlış yaklaşımını yerle bir edecek bir cümleydi.
Batı, bu yaklaşımı hep kullandı, fütursuzca, defalarca ve bıktırana kadar. Hep bizi suçladı, Batı, bir tek Bin Ladin’in uyruğu Suudi Arabistan ‘idi’. Kimse şu soruyu sormadı: Batı ülkeleri, Suudi Arabistan’ın savunduğu gibi, Bin Ladin’in terörist olduğuna başından beri ikna olsaydı ne olurdu?
Ya da Riyad’ın, 11 Eylül olaylarından on yıl öncesinde, talep ettiği gibi Bin Ladin tutuklanmış olsaydı ne olurdu?
Kim bilir, belki de, New York’ta 1993 Dünya Ticaret Merkezi bombalanmazdı ve ya 1998’de Nairobi ve Darusselam’daki ABD’nin iki elçiliğine yapılan saldırılar gerçekleşmezdi veya 21. yüzyılın en önemli terör eylemi olan 11 Eylül saldırıları yapılmazdı.
Batı tarafından “özgürlük savaşçıları” olarak savunulanların ve Suudi Arabistan’ın tekrar tekrar hakkında uyarmış olanların, Batı’yı sırtından bıçaklayan hançer olacakları hayal edilebilir miydi?!
Bu, terör tehdidinin gerçekleşmesi ve yayılmasından önceki Riyad’ın ilk uyarısı mıydı? Tabii ki, hayır, Suriye savaşının başlangıcında da Suudi Arabistan uyarmıştı. Riyad, Batıyı, Suriye trajedisinin görmemezlikten gelmesi ve krizi çözmemesi halinde terörist grupların ortaya çıkacağı ve çoğalacağı konusunda uyardı. Fakat Batı bu uyarıları duymamazlıktan geldiğinde istenmeyen oldu ve dünya “DEAŞ” adındaki çok küçük bir organizasyon “öcü” haline gelmesiyle dehşete kapıldı.
Üstüne üstelik bu örgütün terörü Suriye ve Suudi Arabistan, Mısır, Libya ve Fas’la sınırlı kalmadı ve Avrupa başkentleri ve ABD’ye kadar ulaştı. Bin Ladin ve “El Kaide” ile yapılan hata “DEAŞ”’la tekrarlandı, Suudi Arabistan’ın uyardı ve Batı bu uyarıyı mübalağa veya “ifade özgürlüğünü bastırmak!” olarak değerlendirdi.
Olay böyle bitti mi? Ne yazık ki hayır, aynı durum meşru hükümet ve darbeci Husiler arasında çatışma yaşanan Yemen’de de tekrarlanıyor. Yemen’de Suudi Arabistan ve Arap koalisyonu meşru hükümetin ve meşruiyetin yanında yer alırken olan bitenlerden Suudi Arabistan suçlanıyor.
Evet, Yemen’de insani bir felaket var ve bu gerçeği kimse inkar etmiyor, fakat Batı, felaketi görürken, ana müsebbibini, yani Husilerin darbesini görmemezlikten geliyor. Hiç kimse koalisyonun müdahalesi olmasaydı Yemen’de durumun nasıl olacağını düşünmüyor, Yemen’in durumu, Prens Muhammed bin Salman dediği gibi, «Yemen iki terörist grup arasında bölünecekti, kuzeyde Husiler (ki onlar Yeni Hizbullah’tır) ve güneyde de El Kaide.
Durum böyle olduğunda bu iki terörist grup arasında bölünmüş bir Yemen göreceksiniz, daha kötüsü, Yemen’in durumu “DEAŞ” yarısını kontrol eden 2013 yılı Irak’ından daha da kötü olacaktır. Irak’taki DEAŞ’tan kurtulmak için ABD liderliğindeki uluslararası koalisyon 5 yıl uğraşmıştır. Koalisyonun olmadığı Yemen’de durum ne olacak o zaman? Suudi veliaht prens Muhammet Bin Selman, bu durumda, DEAŞ’ın Yemen’den çıkarılmasının yaklaşık 20 yıl süreceğini ve 60’dan fazla ülkenin koalisyon yapması gerekeceğini ve dünya ticaretinin %13’ünün Bab’ul Mendeb’ten geçtiği göz önüne alınırsa bu ticaretin engelleneceğini belirtti.
Prens Muhammed Bin Selman başka bir noktaya da dikkatleri çekiyor; batının, tehlikeyi üçüncü kez olmak üzere görememesinden dolayı, Yemen’in terörün pençesine düşeceğini ve iki terörist örgütün Yemen’i kendine yuva edineceği. Hayır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Mısır ve bölgenin geri kalanı hiçbir zaman buna izin vermeyecek ve milli güvenlerini tehlikeye atmayacak.
İfade özgürlüğü ve insan hakları evrensel ilkeleri herkesin kabul ettiği ilkelerdir, ancak buradaki ikilem şu ki, Batılı toplumların kendisi de bu haklarda hem fikir değil, örneğin, 50 eyaletten oluşan Amerikan Birleşik Devletlerinde, idam cezası 31 eyalette uygulanırken, geri kalanında bu ceza vahşi bir uygulama sayılır. İdeal bir toplum olmadığından, toplumlar arasında farkların olması normaldir ve hiç bir toplum kanun, görüş ve teamüllerini diğerlerine empoze edemez. Bir devlet radikalleri tutuklayıp mahkemeye sevk ettiğinde baskıcı olarak nitelendirilmesi ne akılcı ne de mantıklıdır. Keza, Devlet radikallerin minberlerde ve iletişim kanallarında konuşmasına ve istedikleri gibi hareket etmelerine izin vermezse ifade özgürlüğüne baskı uygulamak ve fikirleri boğmakla suçlanamaz!