‘İki Devletli Çözüm’ yanılsamasının doğal ölümü

Olayların gelişimine baktığımızda İsrail meclisi Knesset’in, İsrail’in bir “Yahudi” devleti olduğunu ve pratik olarak Arap azınlığı ikinci dereceden vatandaş kabul eden“ulus devleti” adlı yasa tasarısını kabul etmesi beklenen bir adımdı. Yerel, bölgesel ve küresel grafiklerin tamamı zaten bu yönde i

‘İki Devletli Çözüm’ yanılsamasının doğal ölümü

Olayların gelişimine baktığımızda İsrail meclisi Knesset’in, İsrail’in bir “Yahudi” devleti olduğunu ve pratik olarak Arap azınlığı ikinci dereceden vatandaş kabul eden“ulus devleti” adlı yasa tasarısını kabul etmesi beklenen bir adımdı.

Yerel, bölgesel ve küresel grafiklerin tamamı zaten bu yönde ilerliyordu.

Balfour Deklarasyonu’nda yer alan ve özenle seçilmiş diplomatik kelimeler -ki bunların çok eski bir zamandan beri bir anlamı kalmamış durumda- bugün gerçekle bir ilgisi olmayan ağır bir şaka gibi görünüyorlar. Theodor Herzl’in hayalinin üzerinden 122 yıl geçmesinin ardından bu hayal artık bambaşka bir şeye dönüştü.

Dünyanın dört bir yanına dağılmış ezilen ve evsiz barksız halk artık öyle değil.

Bu vasıf artık Sayın Balfour’un daha sonra yazıldığı mürekkeb kadar bile bir değeri olmadığı anlaşılan zarif bir kelime ile “çıkarlarını” hatırlama alicenaplığında bulunduğu bir başka halk için kullanılıyor.Balfour Deklarasyonu’nda şöyle deniyor:

“Majesteleri’nin Hükümeti, Filistin’de Yahudi halkı için milli bir yurt kurulmasına olumlu gözle bakmaktadır ve bu amaca ulaşılmasına yardımcı olmak için elinden geldiğince çaba gösterecektir; Filistin’de hâlen mevcut Yahudi-olmayan halkların toplumsal ve dini haklarına ya da Yahudilerin diğer ülkelerdeki hak veya politik statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı net bir şekilde anlaşılmalıdır.”

Toprak Yasası,Yahudi göçünü hızlandırmak ve 1936 Arap ayaklanmasını bastırmak gibi bir dizi olayların yaşandığı ve önlemelrin alındığı İngiliz manda yönetimi dönemi gerçektende bugün gördüğümüz güçlü ve kibirli siyasi varlığın kuruluşuna “zemin hazırlama” dönemiydi.

Daha sonra çeşitli tarihi dönemeç ve yol ayrımlarında ortaya çıkmış olduğu gibi plan daha ilk başından çok açıktı. Ancak Araplar – hatta Filistinliler bile- bu planın iç yüzünü ve bunu destekleyen güçlerin imkanlarını bilecek kadar hazırlıklı değildi. Ardından yanlış okumalar,boşa oynamalar, ölümcül bölünmeler ve yanlış taraflara güvenmek gibi hatalar bir araya gelmesi ile ortaya çıkan durumda yenilgiler, toprak kayıpları, yerleşimcilerin sayısı arttı. Vakit geçtikçe de aralarındaki fanatik ve aşırı eğilimlere sahip kişilerin sayısı yükseldi.

İlk nesil yerleşimcilerin büyük bir bölümü zulüm ve baskı gördükleri ülkeleri terk ederek buraya yerleşmiş çiftçiler,sendikacılar ve romantiklerden oluşuyordu.Bu yerleşimciler,çoğunlukla manda yönetiminin mülkiyet yasalarını istismar eden Siyonist kurumlar ve Yahudi Ajansı tarafından satın alınan arazilerde kurulmuş olan toplu tarım kolonilerine yerleştiler.

1936 Arap ayaklanmasının bundan duyulan acı patlak verdiği doğrudur.Aynı şekilde toprağının başında olmayan toprak sahiplerinin topraklarından istifade etmesini engelleyen dolayısıyla onları topraklarını satmaya teşvik eden yasaların uygulanması ile Yahudilerin daha fazla toprak ele geçirmeleri ve yahudi yerleşimcilerin gittikçe daha fazla yayılması karşısında gerçek bir endişenin izlerinin görülmeye başlaması da bu döneme denk gelmektedir. Ancak yine de o zaman ki durum ile sonraki yıllarda ve özellikle de İsrail devletinin ilanından ve sonrasında vurucu ve nükleer silah sahibi bir askeri güce dönüşmesinin ardından gelinen durum kıyaslanamaz bile.

Osmanlı döneminde Filistin’de geniş topraklara sahip olan Şam, Beyrut ve diğer Bilad’üş Şam/Suriye şehirlerinin eşraf ve ayanları artık ne yerleşebilecekleri ne de kendisinden istifade edebilecekleri toprak ve mülklerini satmak zorunda kaldılar.Tabi ki satın almaya hazır olan taraf Yahudi ajansı, Rothschild ailesi ve diğer Siyonist yerleşimci örgütlerdi.Bu süreçte yaşananlar; Sovyetler Birliği’nin dağılmasını takip eden süreçte yaşananlar ile aynı. Sovyet hükümet tesis ve kurumları özelleştirilme için satışa çıkarıldığında bunları satın alanlar Sovyet mirasını bir an önce tasfiye etmek isteyen Batılı zengin ve güçlü finansal gruplardı. Bu gruplar, doğrudan ya da bir gecede dünyanın en önde gelen zenginlerinin arasına giren yerli aracılar sayesinde tüm bu tesislere el koymaya başladılar.

Vakit geçtikçe ve yaşanan İsrail-Arap savaşları nın ardından bu İsrailli “neslin” milli ve demografik olarak kendilerini tehdit eden yıkılmış ve neredeyse umutsuz Araplara duyduğu nefret kademeli olarak arttı. 1967’de yaşanan büyük felaketin ardından silahlı Filistin direniş gruplarının ortaya çıkışı ise bu nefret duygularını daha da arttırdı. Aynı dikenli tel hatlarının diğer tarafında sonraki yıllarda Filistinli ve Arap solcuların yaşadığı gerileme gibi bu “nesil” de birlikte yaşama olasılığı konusunda şüpheci ve solun ideallerine daha az güvenir bir hale geldi.

Hem İsrail hem de Arap tarafında sol fikirlerin çöküşü ile karşı tarafı yok sayan “dini alternatif” daha fazla mevzi elde etti. Bunun sonucunda da İsrailli seçmenlerin geniş bir kesimi çareyi “generallere” sığınmakta buldu ve Siyonist yerleşimci grupları daha bağnaz,fanatik,hırslı ve bencil bir hale geldi.

Buna karşılık; “Halk Kurtuluş Savaşı” retoriğinin çöküşü, İsrail solundan geriye kalanlar ile –az da olsa samimi bir- diyalog kurabilecek Filistinli örgütlerin sahneden çekilmesi, Camp David anlaşması, 1982 yılında Lübnan işgali ve sonrasında Sovyetler Birliği’nin dağılması tüm bunlar İslami yönelimleri olan ve başlangıçta İran ve son olarak Türkiye gibi yeni bölgesel akımlar tarafından desteklenen yeni tür direniş örgütlerinin sahneye çıkmasına neden olmuştur.

Oyunun kuralları artık Arapça oynanmıyor. Hiç bir zaman inanmadığı Arap milliyetçiliği düşüncesini yalandan destekleyen Şam yönetimi bile Filistinliler arasındaki bölünmüşlüğü derinleştirmeyi kendine görev edinmiş görünüyor.Bunu gerçekleştirmek için de kimi zaman “kararlılık ve direnişe devam” bahanesini kimi zaman da Filistin yönetimini zayıflatmak,elini bağlamak,kabul edilebilir bir barış anlaşma imzalama konusunda gittikçe azalan fırsatları değerlendirmesini engellemek için kullandığı İslami güçleri destekleme kartını oynamıştır.

Bu sırada uluslararası rüzgarda İsrail’de ki fanatik tarafların lehine esiyordu. Likud partisi ve radikal bir avuç insandan oluşan güçler İsrail’in kuruluşuna katkıda bulunan işçi güçlerin ve örgütlerin enkazı üzerinde yükselerek yönetimin doğal güçleri haline geldi. Soğuk Savaşta kazandığı zafer ise İsrail ve Filistinliler arasındaki müzakere sürecini tekelci bir şekilde kendi gözetimi altında tutan Washington’u sahte bir tarafsızlık iddiasından kurtarmış oldu. Eski günlerde sürekli “Ortadoğu’da güçler dengesinden” bahsederken artık açıkça “İsrail’in üstünlüğünün sürdürülmesinden…” bahseder oldu.
Devletin Yahudileştirilmesi sağın, ırkçı ve yeni faşist akımların her yerde zafer kazanmasının kaçınılmaz bir sonucudur.

Eğer Avrupa’daki daha köklü ve büyük ülkeler ile Avrupa medeniyetinin “kızı” ABD bile dini ve ırkçı sloganlar kullanmaktan kaçınmıyor ve bundan utanmıyorsa, temelinde dine dayalı bir devlet neden bir “din devleti” olmasın?

Psikolojik ve sosyal oluşumunda tarihi korkuların,hayatta kalma sevgisi ve benzersiz kimlik anlayışı gibi etkenlerin rol oynadığı küçük bir devletin ırkçı ve ayrımcı önlemlere başvurmasını neden garipsiyoruz? Ondan çok daha büyük ülkelerde aynı şeyi yapmıyorlar mı?

Halihazırdaki İsrail yönetimi gibi askeri ve aşırılık yanlısı bir yönetimin,demografik bir zaman bombası olarak gördüğü bir şeyi ertelemeye çalışması beklenen bir şey değil midir? “Ayrım duvarı” inşa etme deneyimi rol model kabul edilen bir ülkenin bunu yapması çok doğal değil mi?