İki işgal arasında Irak
Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla İngilizlerin geldiği Irak, 1258 yılındaki Moğol istilasına kadar dünyanın en önemli uygarlık merkezi olan ülkeyle hiçbir bir bağlantısı bulunmuyordu. Hülagü Han’ın Sümerler ve Asurlular zamanına ait sulama sistemine verdiği zarar ve ortak merkezi devletin yokluğ
Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla İngilizlerin geldiği Irak, 1258 yılındaki Moğol istilasına kadar dünyanın en önemli uygarlık merkezi olan ülkeyle hiçbir bir bağlantısı bulunmuyordu. Hülagü Han’ın Sümerler ve Asurlular zamanına ait sulama sistemine verdiği zarar ve ortak merkezi devletin yokluğu, Irak’ın yaklaşık 30 milyon insanı barındıran bir tarım ülkesinden yavaş yavaş çorak bir araziye dönüşmesine neden oldu. Zira Irak, verimli topraklarının çoğunu kaybederek çobanlık yapan bedevi kabilelerin dolaştığı otlak bir araziye dönüştü. Hastalıklar, seller ve Orta Asya’dan gelen kabileler tarafından yapılan istilalar nedeniyle Mezopotamyalı birçok çiftçi ortadan kayboldu. Bu çiftçilerin yerine ise 18. yüzyılda yerleşik hayata geçmeye başlayan Arap bedevi kabileler geldi.
İngilizler geldiği zaman Irak’ın nüfusu, 2,5 milyonu geçmiyordu. Irak şehirleri, aşiretlere ve bedevi değerlere bağlı bir ortamda küçük medeni mahallelerden ibaretti. İstanbul’da eğitim görmüş Bağdatlı, Musullu ve Basralı aydınlar ve subaylar, Türk milliyetçilik akımının 19. yüzyılın ortasında Jön Türk Hareketi’yle birlikte yükselişe geçmesinin ardından Mezopotamya kimliğinin kendilerini bir araya getirip birleştirdiğini gördüler. Ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından 1908 yılında Sultan Abdülhamid’e karşı askeri bir darbe yapıldı.
O dönemin politikacılarını değerlendirmenin tek ölçüsü olarak İngilizlerin Irak kraliyet yönetimine dikte ettiği anlaşmaya karşı bir tutum belirlendi. Anlaşmanın Irak parlamentosu tarafından onaylanması karşılığında İngiltere, Türkiye’nin Musul’u almasına izin vermeyeceği vaadinde bulundu. Tutumlarıyla vatansever olarak nitelendirilen muhalif politikacıların karşı çıktığı bu anlaşmaya bugün göz attığımızda iki tarafın çıkarlarını da garantilediğini göreceğiz. (Çünkü tek bir siyasi yapı olarak Irak, hala ilk embriyo aşamasındadır.) İngilizlerin 7,5 asırdır biriken tahribatın üzerine bir devlet inşa etmek için karşılıksız geldiklerini düşünmek mümkün değildir. Anlaşmanın ilk şekline göre İngilizler, ilgili bakanlıklardaki danışmanları vasıtasıyla savunma, dış politika, maliye ve iç güvenlik işlerine bakacaklardı.
Irak, Milletler Cemiyeti’ne üye bir devlet olana kadar bu durum devam edecekti. Buna karşılık Musul’un Irak’ın bir parçası olarak kalmasına özen gösterenler ve yavaş yavaş sivil bir toplum inşa etmeye çalışanlar, ajan olarak isimlendiriliyordu. Bu isimlendirme, “vatansever” askerlerin yönetimi devralmasına zemin hazırlayan 14 Temmuz 1958 darbesine kadar devam etti. Daha sonra yönetimde siyasi bir rol oynamaktan men edilen sivillerin arasında kanlı bir çatışma başladı. Küçük bir Arap partisinin Şubat 1963’te meydana gelen askeri darbe aracılığıyla yönetime gelmesine zemin hazırlamak için sivillerin çoğu birbirlerini tasfiye etti. 9 aylık gibi kısa bir yönetim sürecinde küresel eğilimlere sahip başka bir ulusal parti (Komünist Parti) tasfiye edildi. Küresel eğilim, Mısır ve Suriye’yle birleşmek gibi demagojik söylemleri unutan yeni yönetimin temel kaygısı oluşturuyordu. Fakat bu askeri darbe, Irak’ı hem içeride hem de dışarıda felaket savaşlara sokacak daha tehlikeli bir darbenin kısa bir provasıydı. Bu tehlikeli darbe, Saddam Hüseyin’in temsil ettiği kanlı diktatörlüğün iktidara ulaşmasına zemin hazırlayan 17 Temmuz 1968 darbesiydi.
Saddam Hüseyin, sürpriz bir sıçramayla değil de Irak’ta sivil toplumun ilk şartlarını oluşturmak olan ilk hedeften yavaş yavaş saparak iktidara geldi. Zira Irak devleti, 1921 ve 1958 yılları arasında şu veya bu şekilde söz konusu ilk hedefi gerçekleştirmeye koyulmuştu. Fakat baştan beri “vatansever” muhalefet, yükselmeye ve şekillenmeye devam etti. Muhalif liderler, Irak’ın tarihinden ve coğrafyasından hiçbir şey öğrenmedi. Sınırları doğuya ve kuzeye ulaşan en büyük iki devlet arasında yer almasından dolayı Irak’ın tarihi, son 6 asırda şekillendi. Daha öteye gidecek olursak Irak, Sümerler zamanından beri iki gücün(Farslar ve Orta Asyalılar) kontrolünde bulunuyordu. Asurbanipal, imparatorluğunun sınırlarını kontrol etmek için uygar dünyanın yarısını işgal etmek zorundaydı.
Fakat “vatansever” muhalif kahramanlar tarafından “İngiltere’nin ajanı” ve “gerici” olarak nitelendirilenler, 1932 yılında Irak’ın bağımsızlığını kazanmasında ve ilk bağımsız Arap devleti olarak Milletler Cemiyeti’ne girmesinde rol oynadı. Ayrıca iktidardaki yöneticiler, İngiliz mandasından kurtularak İngiltere’nin iki hava üssü ve aralarında savunma anlaşması olacak şekilde söz konusu anlaşmanın kapsamını daralttı.
Özgür Subaylar Hareketi, Mısır’daki 23 Temmuz 1952 devrimini taklit ederek 14 Temmuz 1958 tarihinde bir darbe gerçekleştirdi. Fakat bu darbe, Mısır’da meydana gelen 1952 devriminden farklıydı. Çünkü söz konusu darbe, içinden bütün kötülüklerin çıkmasına neden olan Pandora’nın Kutusu’nu sonuna kadar açtı. Şöyle ki 1958 darbesi, Iraklı subayların peş peşe darbe macerasına girmesine kapı araladı. Iraklılar, Saddam Hüseyin’e iktidar yolunu açan 17 Temmuz 1968 darbesinin meydana gelmesine şaşırmadı. Özgür subaylar arasındaki çatışmadan dolayı en önemli liderler, birbirlerini tek tek öldürdü. Baaslı subayların iktidara ulaşmaları için önlerinde engel olarak at yarışı tutkunu tek bir subay vardı. Bu subay, Cumhuriyet Muhafız Amiri Said Sleybi’ydi. Fakat ameliyat olmak için İngiltere’ye gitmesi, komplocuların son vuruşlarını yapmaları için yeterliydi. Bu, Irak’ta meydana gelen en son başarılı askeri darbedir. Saddam Hüseyin, yönetim aracı olarak suikastlara dayanan gizli “çete” düşüncesini buldu. Saddam, “Hanin” suikast örgütüne başkanlık ediyordu. Bu da söz konusu gizli ve cesur örgüte kıyasla askeri subayların gücünü zayıflattı. İktidara gelmeden önce bu örgütün takip ettiği suikast ilkelerine göre Saddam, yol arkadaşlarını tek tek tasfiye ederek yönetim biçimini şekillendirdi ve ardından Irak’ın korkunç etkilerinden kurtulmak için onlarca yıla ihtiyaç duyacağı intihar projesine girişti.
Bugün bu tür bir çerçeveyi şekillendirmek için Irak’ın ihtiyaç duyduğu şey, tarihten yararlanmaktır. Şöyle ki rejimler, önceki gelişmeleri kendi dönemlerinde yok etmeye çalıştı. İlk Irak devletinin 1921 yılında kurulmasının ardından metot ve yöntem belirlemekten sorumlu eğitim müdürü Satı el-Husri, Irak’ı karanlık bir çağa dönüştürerek, Osmanlı ıslahatlarının etkilerini ve Mithat Paşa’nın Bağdat valiliği dönemindeki gelişmeleri unutarak Osmanlı döneminde olumlu ne varsa hepsini yok etmeye çalıştı. Oysaki Irak devletinin kalkınmasının ilk temelleri Mithat Paşa döneminde atılmıştı. 14 Temmuz darbesinin ardından “geçmiş dönem” terörle adlandırılarak liberal bir çerçeveye göre Irak devletinin yapısının oluşma süreci yok edildiği zaman da aynı şeyler meydana geldi. Böylece halk mahkemesi, Irak’ın inşa edilme sürecinde gerçekleştirdikleri başarılara ve gelecek nesillerin istifade edebileceği bilgi ve tecrübelere dikkat etmeden alay konusu olması için geçmiş dönemin önemli liderlerinin sürüldüğü bir platforma dönüştü. Örneğin, Fazıl el-Mehdavi ve ortaklarına dâhil olmasının ardından Fazıl el-Cemali gibi vizyonist ve eğitimci şahsiyetlere yönelik idam hükmü yayınlandı. Yeni darbeciler tarafından öldürülen eski Başbakan Abdülkerim Kasım’ın başarılarını yok eden 8 Şubat 1963 darbesinin ardından da aynı şeyler gerçekleşti. Bu durum, bugün geleceği belirleyebilecek tarihi bir tecrübeye sahip olmayan Iraklı genç nesillerin silinmiş hafızasına ulaşana kadar devam etti. Her şeyden önce Iraklılar, tarihlerini öğrenip kötülüğe hedef olmadan önce eğitim ve aydınlanma amacıyla tarihteki kahramanları değerlendirmeye başlamaları gerekiyor.
Biz, “Önce Irak” ilkesini yeniden gündeme getiren fikir birliğine ulaşmak için ölüler âlemiyle diyalog kurmalıyız. Bundan sonra bırakalım da başkaları ne söylerse söylesin.