İran, Arap devletlerini kaybolan bir hayalete dönüştürmeye nasıl çalıştı?
Tarihi, milletlerin kaderinin cereyan ettiği bir sahne olarak kabul edersek, sahneye ne zaman müdahale etmenin ve sahneden ne zaman çekilmenin gerekli olduğunu bilmek son derece önemlidir. Yanlış zamanda ve yanlış yerde bulunmak, belki daha da kötüsü yanlış konjonktürde olmak hüzün ve hüsranla sonuç
Tarihi, milletlerin kaderinin cereyan ettiği bir sahne olarak kabul edersek, sahneye ne zaman müdahale etmenin ve sahneden ne zaman çekilmenin gerekli olduğunu bilmek son derece önemlidir. Yanlış zamanda ve yanlış yerde bulunmak, belki daha da kötüsü yanlış konjonktürde olmak hüzün ve hüsranla sonuçlanabilir.
İstifa eden Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin zihnini meşgul eden düşünceler, bu tarz düşünceler olabilir. Hariri, görevini aktif bir şekilde yapmak konusunda gerçek bir gücü olmadan siyasi rolünü oynuyormuş gibi görünmek yerine çekilme kararını aldığında, bu düşünceleri göz önünde bulundurmuş olabilir. Hariri, fiili bir yetkisi olmadan siyasi bir makamı işgal ettiğini fark etti.
Hariri’nin istifasının arkasında yatan gerçek sebebe bakılmaksızın hayalet bir cumhurbaşkanı, hayalet bir başbakan ve hayalet bir parlamentoyla birlikte Lübnan’ı bir hayalet devlete dönüştürmeyi hedefleyen senaryodan çekilme kararının doğru olduğuna inanıyorum.
Bu senaryo, Tahran’da 1980’lerin başlarında o zamanlar Suriye’deki İran Büyükelçisi Ayetullah Ali Ekber Muhteşemi-Bor tarafından Hizbullah’ın Lübnan kolunun kurulmasıyla birlikte yazıldı. Ayetullah Hadi Gaffari, Şah’la mücadele etmek için Hizbullah’ın ilk şubesini Tahran’da kurduğu zaman örgütün asıl fikri 1975 yılında netleşti. 1977 yılının girmesiyle birlikte Türkiye ve Kuveyt’te örgütün gizli şubeleri kuruldu.
Örgütün kurulmasındaki beklenti, genellikle tarihi olaylar ya da büyük imparatorluk planlarıyla oluşturulan siyasi sınırları aşarak bu sınırları dini sınırlarla değiştirmekti. Hedef, Ortadoğu ülkelerindeki Şii toplumlarından müteşekkil bir takımada inşa ederek, İran’ın egemenliğine bağlı siyasi-dini örgütler ağını birbirine bağlamaktı. Bu hedefin özünde ise, İslam tarihi boyunca insanları birbirine bağlayan unsurun vatandaşlık veya yurttaşlık gibi siyasi kavramlardan ziyade dinin kopyasına, yani mezhebe bağlılık yatmaktadır.
İran Şahı’nın devrilmesi ve Tahran’daki mollaların ülkedeki yönetimi ele geçirmeleri, bu plana yeni bir ivme kazandırdı. Devletin kaynakları, bu planın amaçlarına hizmet etmesi için devreye sokuldu.
Buna rağmen çok yakın bir zamanda Ortadoğu’da batı tarzındaki devletlerin yapılarını yıkmaksızın ya da en düşük ihtimalle zayıflatmaksızın bu büyük planın gerçekleşemeyeceği anlaşıldı. Hedef devletler, İran’ın işgal girişimlerine karşı koyabilecek ordulara sahipti.
Bu, Türkiye’de tam olarak meydana gelen bir şeydi. Zira Türk ordusu tarafından Hizbullah’ın yayılma ve genişleme çabalarına şiddetli bir şekilde karşılık verildi.
Irak’ta Humeyni’nin zamansız işgal girişimi, Saddam Hüseyin’in İran’a saldırmasının ve 8 yıllık bir savaşı başlatmasının en bariz gerekçelerinden birisiydi.
Suriye’de ise, İran askeri birliğini yöneten General Hüseyin Hamadani’nin hatıratına göre milli ordu, Tahran’ın ülkede gelişmiş üsler inşa etmesini engellemek için var gücüyle çalıştı. Ülke, Beşşar Esed tarafından iç savaşa sürüklendiğinde ve barışçıl protestolar vahşi bir şekilde bastırıldığında Suriye’nin tutumu değişti.
Mollalar, İran’daki tecrübelerinden ders çıkardılar.
Mollalar, çok garip bir şekilde yönetimi işgal ettikten kısa bir süre sonra Humeyni, diğer ülkelerdeki rejimleri tamamen yok etmeden bu rejimlere sahip olamayacağını fark etti. Bunun için “paralel” olarak bilinen stratejiler geliştirdi.
Humeyni, ülkedeki milli ordunun paraleli olan İslam Devrim Muhafızlarını kurdu. Napolyon kanunlarına dayanan devlet mahkemelerine paralel olarak İslam mahkemeleri inşa edildi. İran parlamentosu ise, ikizini Uzmanlar Meclisi’nde buldu.
Bu strateji, Ortadoğu’daki ülkeler için uygulandığında “içini boşaltma” politikasına dönüştü. Bu stratejinin denendiği ve yürürlüğe konulduğu ilk yer Lübnan’dı.
İran, Lübnan ordusuna paralel olarak Şii milis gücünü inşa etti. Tahran, Hizbullah aracılığıyla Lübnan’daki diğer oluşumlar arasından müttefikleri istihdam etmeye başladı ve Lübnan parlamentosunu dişsiz bir canavara dönüştürdü. Sonuç olarak Tahran, başkanlık makamına kendi adaylarını getirmeyi başardı ve Lübnan Bakanlar Kurulu’nda veto hakkını garantiledi. Bütün bunların ağır bir maliyeti vardı.
Şu anki ulusal bütçesine göre İran, sadece Lübnan’da aylık ortalama 60 milyon dolar harcıyor. Bu miktarın çoğu, Hizbullah kanalıyla gidiyor. Sonuç olarak İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, bu ay yaptığı son konuşmasında söylediği gibi İran’ın son sözü olmadan Lübnan’da bir şeylerin gerçekleşmesi mümkün değildir.
İran bu sayede, Hizbullah’ın Lübnan kolunun 2006 yılında İsrail’le meydana gelen küçük savaşta verdiği binlerce kurbanın üstünü örtüyor. Daha da önemlisi Suriye’de Beşşar Esed’in muhalif güçleri yok etmesine de yardım ediyor.
Irak’ta ise, İran’ın planı kısmen bir sonuca ulaştı. Şöyle ki İran, Haşd Şabi milislerini inşa etti. Irak ordusuna ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin askeri gücüne paralel olarak kurulan Haşdi Şabi, İslami Peşmerge güçlerinin(İran’a bağlı Kürt savaşçılar) yanı sıra 17 Şii milis gruplarını içine alan bir bileşendir.
Aynı şekilde Tahran, siyasi nüfuzunu Irak’taki Şii Davet Partisi aracılığıyla da yürütüyor. Buna rağmen İran’ın Irak’ı ikinci bir Lübnan’a dönüştürme ümitleri başarıya ulaşamadı. Çünkü Irak halkının çoğu, İran hegemonyasından rahatsızlık duyuyor. Necef’teki büyük Ayetullahlar, Tahran’daki Humeyni rejimini iğrenç bir şey olarak görüyorlar.
İran’ın Suriye’deki planı ise, Rusya’nın askeri müdahalesinden ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye’nin geleceğinin Tahran’da değil de Moskova’da belirleneceği konusundaki kararlılığından dolayı birtakım problemlerle karşı karşıya kaldı.
İran’ın Yemen’deki planları tam bir sonuca ulaşmadı. İran’ın vekilleri Husiler, Ensarullah Örgütü şeklinde paralel bir ordu inşa etmeyi başardılar; ancak milli orduyu zayıflatmada başarısız oldular. Husiler, Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’i yeniden gölgeye dönüştürmeye çalıştılar. Ancak ondan tamamen kurtulmayı başaramadılar.
Bunun yanı sıra Suudi Arabistan liderliğinde Yemen’deki askeri operasyon, Tahran’ın Yemen topraklarında ikinci bir Lübnan inşa etme emellerine öldürücü bir darbe indirdi.
Tahran, Katar ve Umman’da ise, siyasi sükûnetten yararlanmalarına müsaade ederek burada “Finlandiya” sistemini kullandı. Fakat bunun karşılığında Katar ve Umman, Arapları bölmeye ve ana meselelerle Tahran’daki Mollaları ilişkilendirmeye çalışacaklardı.
Muhammed Mursi, Mısır’da iktidara geldiği zaman İran, aynı senaryoyu Kahire’ye satmaya çalıştı. İran eski Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayeti, İran dini lideri Ali Hamaney’in mesajını Mısır’a getirdi. Hamaney, bu mesajda Mursi’yi, Mısır ordusunu feshetmeye ve paralel askeri bir güç olan Mısır Devrim Muhafızlarını kurmaya davet ediyordu. Fakat İran’ın önerilen planı asla başarılı olmadı. Çünkü Hamaney ve Velayeti’nin dediği gibi Muhammed Mursi öneriyi reddetmişti. Ya da Mısır ordusu bu konuda daha önce davranmıştı.
İran’ın Arap ülkelerinde milli orduların paralellerini oluşturup, Arap hükümetlerini İran Büyükelçilikleriyle oynatabileceği kuklalara dönüştürerek devletlerin yapısını parçalamaya çalıştığı esnada, Saad Hariri’nin istifası, belki de, Arapların taarruza geçmeye ve buna katlanmaya hazır olmadıklarına işaret ediyordur.
Belki de İran’ın Arap ülkelerine egemen olma planı sona ermiş, Tahran’daki mollaların hızlı ilerleyişi gerilemeye başlamış olabilir. Dolayısıyla bu, dini değil de vatandaşlık temellerine dayalı siyasi sınırların ve bağlılığın geri dönüşü anlamına gelebilir.