İran başka bir rejimi hak ediyor

Ortadoğun’un yakın geçmiş deneyimleri, halkın totaliter-baskıcı bir rejimin uygulamalarını sokakta reddettiği için politik değişikliğin beklenmesinin naiflik olduğunu bize öğretti. Sözde “Arap Baharı” dan önce de, sonra da, bu sistemler ihtiyaç duyduğunda parmağını halkın gözüne so

Ortadoğun’un yakın geçmiş deneyimleri, halkın totaliter-baskıcı bir rejimin uygulamalarını sokakta reddettiği için politik değişikliğin beklenmesinin naiflik olduğunu bize öğretti.

Sözde “Arap Baharı” dan önce de, sonra da, bu sistemler ihtiyaç duyduğunda parmağını halkın gözüne sokmaktan çekinmemiş, halk ta gözünü bir türlü rejimin ve hiçbir durumda, halk gözünü, hakim olduğu kanlı baskıyı engellemeye karşı koyamadı.

Bölge genelinde totaliter güvenlik rejimleri halk ayaklanmaları karşısında kah demir ve ateşle kah kimyasal silahlarla önlemler almakta tereddüt etmedi. Bazıları, Tahran’daki mollalar rejimini “demokrat” olması hasebiyle Libya’daki Kaddafi, Suriye’deki Esed ve Yemen’deki Husilerin uygulamaları düzeyine “inmekten” ‘münezzeh’ olduğunu iddia etse de, uzak ve yakın tarih bunun tam tersini ortaya koymaktadır.

İran’da siyasi uygulamaların bir özelliği, tıpkı suikast, darbe, “demografik mühendislik” ve marjinalleştirilmiş ve ezilen azınlıkların ayaklanmaları durumunda olduğu gibi, zor ve baskı uygulamaları İran politikalarının bariz simalarından biri olmuştur.

İran tarihinde sıkça görülen, kan ve çatışmaya dayalı uygulama ve olaylar, Çağdaş İran’ın siyasal kişiliğini ortaya koyma ve belirlemede önemli rol oynamıştır. Bunun örnekleri çoktur; örneğin Türk asıllı Safeviler başkentlerini Hazar’dan İsfahan’a Osmanlı Türklerinin tehditlerine karşı koyabilmek için taşımışlardır, Türk asıllı Kaşkay ve Afşar kabileleri de İran’ın ortasındaki Fars bölgelere taşınması da bu kabileleri çevrelemek, dağıtmak ve tehlikesini bertaraf etmek için yapılmıştı.

Haşhaşiler döneminde (Miladi 11. Yüzyılın sonunda) yapılan sistemli suikastlar, birkaç on yıl öncesinde tasfiye edilen Kürt Lider Abdurrahman Kasımlu, 1747 yılında Nadir Şah’ın suikastla öldürülmesi ve on dördüncü yüzyılda Horasan’da ortaya çıkan Serbedâriler türü oligarşik örgütsel ve mezhepsel yapılanmalar da bu uygulamalar arasındadır.

Bundan başka, Araplar, Kürtler, Beluçlar ve Türkmenler gibi yüzyıllar boyu ezilen azınlıkların ayaklanmalarının zorla susturulmasına ilaveten, her iki yönde öç alma ve intikam duygusunu körükleyen işgaller ve karşı işgaller de söz konusu.

Dolayısıyla, İranlıların otoriteye karşı ayaklanması yeni değil, fakat, 1979 Humeyni Devrimi’nden beri ilk defa görünen şey, Humeyni devriminin milli ve bölgesel projelerini maskelemek için takındığı mezhepsel meşruiyetinin Humeyniciliğin iki başkenti Kum ve Meşhed’te düşmesidir.

İki ‘kutsal’ Şii kentte atılan sloganlar ve talepler Humeynicilik ve gerçek gücü olan Devrim muhafızlarından en son meşruiyetini düşürdü, ki bu meşruiyet 1979 yılından sonra tüm iç ve dış iyi ilişki kurallarının tümünü yerle bir eden uygulamaların arkasında saklandığı meşruiyettir.

Devrimin ilk yıllarında, Devrim çocuklarını yemeye, liderlerine ihanet payeleri vermeye ve problemleri ve evhamlarını ihraç etmeye başladığında bir çok kişide devrimle ilgili bir çok izlenim yerle yeksan oldu…

Ama bazıları birinci İran-Irak savaşına yol açan nedenleri detayları ile ele almamayı yeğleyenler de var.

İran-Irak savaşının başında bir çok kişi, Körfez’in jandarmalığına ve Batı’nın bölgesel ortağı olma rüyalarını kuran Şah’a sabreden, fakat Filistin’i kurtarma sloganlarını atan bir devrime sabretmeyen otoriter olarak nitelendirilen Irak rejimini suçladı. Diğer bir grup ise, Humeyniciliğin Devrimi ihraç etme kavramının gerçek ve derin anlamını göz ardı etti, ‘Gerçek İslam’ı’ tekeline aldığı iddialarına aldırmadı ve sadece Arap Dünyasında değil, tüm İslam Dünyasında kargaşa yarattığına aldırmadı.

Bazıları ise İran’ın Filistin meselesini tekeline alma uğraşılarını anlamayı reddetti, hal bu ki İran Contra gibi bir skandal ‘Amerikaya Ölüm, İsrail’e ölüm’ sloganlarına inananları Humeynici İran’ın başka gayeleri olduğuna inandırması için yeterliydi. Zira; İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki gayeleri ve sonra da Filistin’deki gayeleri ortaya çıkmış ve Filistin’de, örneğin iç meseleler ve anlaşmazlıkları kullanarak Filistinlilerin birliğini nasıl hedef aldığı ortaya çıkmıştır.

Saddam Hüseyin’in otoriter rejimine karşı çıkmak adına, Tahran, Irak’ta Devrim Muhafızlarına benzer Haşdi Şabi milisleri kurmuş ve Irak’ta fiili gücü ele almıştır. Ondan önce de Lübnan’da İsrail işgaline karşı direniş ve Güney Lübnan’ı kurtarma bahanesiyle Hizbullah milisleri Lübnan iç savaşı (1975-1990) taraflarının silahsızlanma maddesini uygulamaktan muaf tutuldu…

Ama bu milisler bu gün sadece Lübnan’da otoriteyi fiilen ele almasını bir yana bırakın, Lübnan sınırı dışında da, Suriye’de halen olduğu gibi, Tahran adına işler yapıyor. Burada dikkatleri çeken ince nokta şu: Tahran ve Şam’ın Esed ailesi Filistinli ‘Sünni Siyasal İslam’ milislerini desteklemiş ve Filistin içi problemler ve anlaşmazlıkları derinleştirmek için istismar etmişken, Suriyeli ‘Sünni Siyasal İslam’ güçlerine savaş açarak ve varlığını bahane ederek, silahsız Suriye devrimini vurmuş ve milyonlarca Suriyeliyi, İran’ın bölgedeki amaçları uğruna, tehcir ettirmiştir.

İran’ın bölgedeki projeleri ülkeyi Akdeniz’e bağlayan ‘verimli hilal’ projesiyle sınırlı değil, bu proje bu bölgeyle yetinmeyerek daha da büyük bir hilal şeklini aldı; Bahreyn’i, Arap Yarım Adasının Doğusunu ve Husiler yoluyla Yemen’i de içine alarak büyüdü.

Siyasette, ticarette olduğu gibi, her şeyin bir fiyatı var. Devrim Muhafızlarının büyük rol aldığı güvenliğin ve mali kaynakların teminine dayanan Humeyni rejiminin genişlemeci ve sabotajcı- yıkıcı projesinin gerçekleştirilmesi için mali kaynakların temini gerekli oldu. Dolayısıyla, nükleer rüya ve genişlemeci işgallerin gerçekleşmesi için halk yığınlarının ülke kaynaklarından yoksun bırakılması kaçınılmaz oldu.

Hatırlatmak babından söylüyorum, yosun bırakılan bu halk yığınları rejimin uzun süre alım-satım (pazarlama) konusu ettiği, savaşlarında yakıt olarak kullandığı, kimliğini ve kültürünü bozduğu ve rüyalarını çaldığı halk yığınlarıdır.

İran’ın yükselen bölgesel bir güç olarak savaşlarını kendi toprakları dışında yapması gerektiği, rejiminin teorisyenleri, Devrim Muhafızları, Batı başkentlerindeki, özellikle Washington’daki, lobileri tarafından defalarca dillendirilmiştir. Hatta bazısı daha da ileri giderek, Tahran’ın Bağdat’ı, Şam’ı, Beyrut’u ve Sana’yı kontrol etmemesi düşmanlarıyla İran toprakları içinde karşı karşıya gelme anlamına geleceğini söyledi.

Fakat, İran halkının büyük oranı günlük maişet dertleriyle dertli insanlardan oluşur. Onurlarıyla yaşamak isteyen, ailelerin rızkını temin etmek peşinde olan ve onları geleceğini fakirlik, açlık ve hastalık gibi dünya gailelerinden korumak isteyen insanlardan oluşuyor ve bu insanlar, katil ve aşırı derecede pahalı projeler hakkında rejimin stratejistleriyle aynı görüşü paylaşmıyor.

Kısacası İran halkı başka bir rejimi hakkediyor!