İran kaynıyor
Mesele, Tahran’daki mollaların rejiminde meydana gelen sarsıntıdan daha öte bir anlam taşıyor… Ortaya çıkan gerçek, nükleer anlaşmadan sonra bile İranlılara güven vermeyen ve bozulan İran ekonomisi etkisiyle marjinalize edilmiş kişiler ile ezilenleri bir araya getiren çeşitli İran toplul
Mesele, Tahran’daki mollaların rejiminde meydana gelen sarsıntıdan daha öte bir anlam taşıyor…
Ortaya çıkan gerçek, nükleer anlaşmadan sonra bile İranlılara güven vermeyen ve bozulan İran ekonomisi etkisiyle marjinalize edilmiş kişiler ile ezilenleri bir araya getiren çeşitli İran topluluklarının protesto gösterileri…
Mücadele yalnızca rejimle değil, en ademi merkeziyetçi yetkiye sahip olanlara karşı da yapıldığını kanıtlamaktadır. Geçen bu süre içinde yaşananlara baktığımızda, Güvenlik güçleri, caydırıcı kuvvetler, iç güvenlik ve rejimin ideolojik kolları aracılığıyla gösterilere yapılan müdahaleler, devletin mantıklı biçimde sorunlara yaklaşma aşamasına geçemediğini göstermektedir.
İran rejimi hem iç güçlerin protestosuna kulak verme, hem de uluslararası ve bölgesel değişkenlerin rejime yönelik gereksinimlerini dikkate alma hususunda başarısız olmuştur.
Ortadaki kanıtlara baktığımızda bu rejimin, sadece komşu ülkelerde ve bölgede değil, aynı zamanda dünya üzerinde büyük bir tehlike oluşturduğuna dair ittifak meydana gelmiştir.
Şii milisler ve el-Kaide gibi unsurlar üzerinden ülkelerin egemenliğine müdahale edilmek suretiyle güvenlikleri tehdit edildiği gibi ülkelerin istikrarını zayıflatmaya yönelik hamleler yapılmaktadır. Kollarının uzandığı Yemen ve Lübnan gibi yerlerde siyasi çözüm yollarını felce uğratılmakta ve Esed rejimini ayakta tutma adına Suriye’deki değişim sürecini açıkça sabote edilmektedir. Ayrıca Bahreyn’in güvenliğini tehdit edilmekte ve Suudi Arabistan’da karışıklık çıkarmak için her yolu denenmektedir.
İran’da gittikçe artan endişenin tekrar dönmesine neden olan bu devrimci militarist davranışın en yenilerinden biri, Velayet-i Fakih’in ideolojik referans sıfatıyla bugünkü siyasi gerçeğe artık uymayan müdahaleleridir. Özellikle Hamaney, Müslüman Kardeşler (İhvan) önderliğindeki Sünni muhalefeti desteklemek için Arap Baharı sürecinde mollaları kışkırtmıştır. Siyasal İslam ideolojisinin çöküşünden sonra artık bu uyumsuzluk daha da açık hale gelmiştir.
Sözgelimi Hamas’ın ılımlı ülkeleri bırakıp Tahran rejiminden yana tavır almasından sonra fitneler arttı ve Filistin siyasi güçlerinin iç restorasyon senaryoları felce uğradı. Bütün bunlar bize göstermektedir ki İran’ın iç krizle hareket alanının daralması dış politikadaki etkisinin hacmini etkilemektedir. Bu durum iç isyanın sloganlarında açık seçik ortaya çıkmıştır. Zira artık halk dış politikada devlet mantığıyla değil de devrim mantığıyla hareket eden molla rejiminin bu davranış biçimini durdurması talep etmektedir.
1979 İran Devrimi’nin “polis devleti”ne dönüşmesinden bu yana dış politikada daha ziyade ihlal politikası, müzakerelere ve Arap ülkelerinin iç sorunlarına müdahale etme siyaseti öne çıkmaya başladı. Bugün İran, Ahmedinejad gibi devrimci taraftar ve fanatiklerin dahi dahil olduğu iç ayaklanmanın başlamasıyla, polis devleti olmanın getirdiği iç tehditlere nasıl karşı koyacağını bilememektedir. Bir de buna, Körfez ülkelerinin tarafsız tutumu ve uluslararası güçlerin herhangi bir etkin rolü inkara yönelik tavırlarına rağmen dış müdahale evhamları karışmıştır. İran meselesinde uzmanlaşmış uluslararası çalışmalar merkezlerine ait raporlara göre, polis devletinin iç dosyalarla ilgilenmesindeki yaklaşımı, 2009 Devriminden bu yana Devrim Muhafızlarına bağlı ülkenin tüm alanlarını kapsayan geniş çaplı istihbarat ağlarının kurulması şeklinde tecelli etmiştir. bu istihbarat ağı başta eğitim olmak üzere İran toplumu üzerinde etkili olabilecek bütün sivil kurumlara müdahale edebilecek şekilde genişletilmiştir. Bunun son örneği İngilizce’nin öğretiminin bütün eğitim kurumlarında yasaklanmasıdır.
“Devrimci” kimlik konusunda keskin bir gerilemeyi ifade eden bu durum “Besic” olarak bilinen istihbarat ağlarının kullanılmasıyla İran toplumunu güvenlik soruşturmalarının hedefi haline getirmektedir. Daha da kötüsü bu toplumu, hiçbir anayasal kurala boyun eğmeyen, devrim mahkemeleri olarak bilinen ve devrim muhafızlarının fanatik din adamları tarafından idare edilen bir yargının pençesine teslim etmektedir. Bu kurumların görevi ekonominin iyileştirilmesi ve iç düzenin sağlanması gibi radikal değişiklikler talep eden tüm muhalifleri bastırmaktır. Molla rejiminin mutlak otoritesi korumak için, 1990’lardan bu yana İran toplumu üzerinde etkili yüzlerce insan ölüme ve uzun süreli hapse mahkum edilmiştir. Artık o günden bu yana baskılar kalıcı hale getirilmiştir. Hiç şüphe yok ki, rejimin, güvenlik ve adli aygıtın bu zorba hakimiyeti iç İran terörizminin bastırılmasına katkıda bulunacağı düşünülmektedir. Zira rejime karşı koyma düşüncesini aşıp polis devletinin faydasını sorgulamaya başlamış genç protestocuların organik yapısını oluşturan eğitimli orta sınıf bunu gerçekleştirecektir.
İran’da olup bitenlere dair yapılan bazı garip değerlendirmeler ikna edici olmadığı gibi oldukça basit durmaktadır. Burada olanlar Arap Baharı aşamasından sonra Arap bölgesinde yoğunlaşan otoriter yapıların yükselişine benzememektedir. Arap Baharı sonrası devletin konseptini, bağımsızlığını ve egemenliğini tehdit eden başta siyasal İslam olmak üzere muhalif unsurlar artış göstermiştir. Ayrıca otoriter yapılar Askeri harcama ve ekonomik reform yoluyla devletin konseptinin yeniden inşasına çabalamaktadır. Bunu yaparken de Türkiye ve İran gibi bölgesel büyük devletlerin yolunu kesme, Şii veya Sünni olsun siyasal İslam’ı yeniden canlandırıp sürekli ittifaklar kurmanın yolunu açmaya çalışıyorlar.
İran Mollalarının krizi ise ekonomik haklara ve İç menfaat pahasına yürütülen zalimane dış politikaya tepki olmaktan daha fazlasına işaret ediyor. Şii siyasal İslam’ın, katı siyasal referansları kendinden olmasından dolayı kazandığı üstünlüğün yanında, İhvan hareketi tarafından temsil edilen Sünni siyasi İslam ve bunların siyasi uzantılarını birkaç Kuzey Afrika ülkesi hariç kaybetmemiştir.
Günümüz dünyasındaki değişim tekerleği, kurtarma politikaları, iç ekonomik ortaklıkları desteklemek, güvenliği güçlendirmek ve refah için fırsatlar yaratmaya çalışmak üzerine kurulmuştur. Yeni Suudi stratejisindeki büyük değişiklikler de görüldüğü üzere rant ekonomisine ve petrol gelirlerine dayalı ekonomi artık tercih edilmiyor. Bu tekerlek, Velayet el-Fakih ideolojisini, devrim ihraç etme politikasını, milisler göndermek suretiyle devletlerin istikrarını bozmayı ve “devletin içinde devlet” yaratmayı reddetmektedir. Bu demektir ki, bizler sadece geçici bir reddetme ile değil kalıcı bir dönüşümle karşı karşıyayız. bu nedenle de Molla rejiminin hayatta kalması veya kalmaması ve bunların bölgeye etkilerini ile ilgili senaryolar hakkında konuşmak işin özüne inmeden sadece etrafında dolaşmaktır.
Molla rejiminin Bahreyn’in egemenliğini ihlal etmesi, Yemendeki çözümü engellemesi, Lübnan devletinde ülkeyi yönetme rolü üstlenmesine rağmen, Körfez ülkeleri, -bu ülkede yaşananlar kendileri için bir fırsat olduğu halde- İran’ın ayaklanmasına doğrudan müdahale etmeyerek dengeli bir siyaset izlemişlerdir. Bu durum Körfez’in kültürel, siyasi, sosyal ve tarihsel dokusundaki çeşitliliğinin ve zenginliğinin önemli bir bölümünü yansıtmaktadır. Zira bu tavır siyasi istikrarın yok olması pahasına radikal (Sünni ve Şii) siyasi hareketlerle iş tutarak kumar oynayanların yolunu kesmektedir.
Kısacası molla rejiminin şu anki konumu asıl meselemiz değildir. Esas mesele yaşadığımız dünyanın, serbest piyasa ekonomisi ve devlet politikası bağlamında dahi olsa devrim ve Velayet el-Fakih ideolojisinin, medeni devletle değiştirilmesi gerektiği fikrinden vazgeçmesinin mümkün olmadığıdır. Molla rejimi gibi bir polis devletinin elini serbest bırakıp devleti yeniden inşa etmesini beklememek gerekir. Çünkü yeniden inşa etmek istiklaline kavuştuktan sonra ilk defa tesis etmekten daha az ehemmiyetli değildir. Arapların dediği gibi Günler hamile ve doğum başladı…