İran ve siyasete alet edilen din
Londra: Emir Tahiri İran, Herodot’un tarihi sayfalara geçirmesinden bu yana binlerce yıldır dünya olaylarını etkileyen önemli bir aktör olarak karmaşık kimliğini ilgilendiren birçok sebepten ötürü tarih yazıcılarının ilgisini çeken bir coğrafya oldu. Hayranlık ve itiraz arasındaki bu etkileşim İran
Londra: Emir Tahiri
İran, Herodot’un tarihi sayfalara geçirmesinden bu yana binlerce yıldır dünya olaylarını etkileyen önemli bir aktör olarak karmaşık kimliğini ilgilendiren birçok sebepten ötürü tarih yazıcılarının ilgisini çeken bir coğrafya oldu. Hayranlık ve itiraz arasındaki bu etkileşim İran tarihine, imkansız olmasa da tarafsız bir yaklaşımı zorlaştırıyor. Bunun sonucunda İran, Abbas Amanat’ın “İran: A Modern History” adını verdiği bir tür inceleme olan zengin içerikli kitabındaki durumu doğruluyor. Yani pratikte İran hakkında yazanlar aslında kendileri hakkında da yazıyorlar. Ya da en azından kendi nesillerinin ya da tarihi olaylara şahit olan araştırmacıların görüşünü ifade ediyorlar.
Amanat’ın Safevi Devleti’nin 1501 yılındaki kuruluşundan günümüz İran’ına kadar olan dönemin tarihine yoğunlaşan “İran: A Modern History” adlı kitabınının özellikle bu alanda uzman olmayan okuyucu için akıcı kılan üslubuyla okumanın zevk verdiğini söylemekle söze başlayalım. Bununla birlikte Amanat’ın bizzat itiraf ettiği üzere ‘modern’ teriminin kullanımı konuya biraz muğlaklık katıyor. İran, modern dünyaya Safevi Devleti’nin kuruluşuyla mı adım attı? Belki de bundan daha önemlisi, aydınlanmanın ürünü olan modernlik kavramını insanlık tarihini alçaktan yükseğe doğru ilerlemeye dayalı doğrusal bir bakış açısıyla ele alırken İran’ın modern dünyaya, ki bu da farklı insanlar için farklı şeyler ifade eder, dâhil olduğundan emin miyiz?
Amanat, bunu modernlik meselesi diye nitelerken kendisini zora sokmuyor fakat üstü kapalı olarak modern dünyanın ‘barut imparatorları’nın yükselişi ile birlikte başladığına işaret ediyor. Ki bunlar, kendi zamanlarında savaşlar yoluyla genişlemek için kitle imha silahlarını kullanarak tarihe yön veren yeni aktörleri temsil ediyor. İran, Safeviler döneminde bir ‘barut imparatoru’nun ilk kurbanlarındandı. Söz konusu imparatorluk da Sultan Selim’in iktidarındaki Osmanlı İmparatorluğu’ydu. İran’ın özellikle Safevilerin silah olarak modern topları kullanmasından sonra modern tarihe girdiğini söylemek mümkündür. Ardından İran, iki farklı ailenin uzun ve kanlı süren döneminin ardından yönetimde Safevileri takip eden Kaçarlar hükümetinde birçok maddi ve kurumsal ıslahatlar yoluyla modernlikle boğuşmaya devam etti. Kaçar Devleti’ni izleyen Pehlevi iktidarı döneminde ise ülke, Batılı tarzda bir devlete dönüşmeye çalışarak belki de tam anlamıyla bir Pers kültürü modeline yoğunlaştı, modernleşme çizgisine hız kazandırdı.
Amanat, İran’ın geçtiğimiz 5 asırdaki tarihi ile alakalı olayları verirken Batılı araştırmacıların, hatta Rusların hâkim görüşlerini benimsiyor. Kitabı daha ilgi çekici kılan şey, Batılı akademisyenler ve araştırmacılar tarafından yönetilen modern araştırmanın İran’a nasıl baktığını okuyucuya aktarmasıdır. Bu yöntem, mantıki sunum ve basitleştirmedeki kusursuzluğu ile öne çıkmaktadır. Mesela, genç savaşçı İsmail’in kurduğu Safevi Devleti’nin Şii İslam’ı İran’a sokarak silah gücü ile devletin resmi dini haline getirdiği söylenir. Bu, yüzlerce yıllık Safevi döneminden önce İran’da farklı kesimlerde varlık gösteren Şii mezhebi gerçeğini görmezden gelmek anlamına gelir. Aynı şekilde biri çıkıp da Safevilerin gerçek anlamda takip ettiği Şii doktrinini sorgulayabilir.
Onlar bu konu hakkında bir ilahiyat metni yazmadılar. Lübnan’ın Şii bölgelerindeki din adamlarının yardımına mecbur kaldılar. Özellikle de Şiraz ve İsfahan gibi şehirlerde İranlı Şii din adamları, Şah İsmail’in görüşünü benimsemediler. Her halükârda Şii mezhebinin Şah İsmail için sadece ideolojik bir araç olup olmadığı sorulabilir. Şah İsmail Safevi, kendisinin İslam öncesindeki efsanevi İran Kralı Keyhüsrev’in sıfatı ile çağırılmasını istiyordu. Bu isim bugün bile Pers kültürünün kralları arasında semboldür. Aynı şekilde Safevi Devleti’nin kurucusu, çocuklarından hiçbirine Ali, Hasan veya Hüseyin gibi Şii karakterli bir isim koymayı tercih etmedi. Aksine kendisinden sonra tahta oturan oğlunu İslam öncesinde yaşayan bir başka efsanevi savaşçı ve kralın ismi olan Tahmasb’ın adını koydu. İsmail’in en sevdiği oğlunun adı ise ‘intikam alıcı’ anlamına gelen Elkas idi. Peygamber’in amcasına ithafen Abbas ismi de on iki Safevi kralından üçüne isim olmuştur ki söz konusu Abbas, Ali ve onun halefinin en büyük düşmanları olan Abbasilerin atasıdır. Safevi Devleti’nin sadece Isfahan’daki son meliki Sultan Hüseyin adını taşıyor.
Şah İsmail, Hristiyan annesi Martha ile övünürdü. Bu güzel Bizanslı kadın, Şii mezhebi şöyle dursun İslam’ı benimsemeyi bile reddetmişti.
Amanat, Safevi Devleti hakkında bazı kadim kabulleri tekrar ediyor. Bunlardan en göze çarpanı da İsmail’e tabi seçkin kuvvetler olan Kızılbaşların, Osmanlı askerlerinin cesetlerini kaynar suya atıp şarap içtikleri esnada onları yemeleridir.
Batılı araştırmacıların Amanat’ın başarılı bir şekilde ifade ettiği Safevilere ilişkin bakış açısı, İran’ın katlanmak durumunda olduğu şizofreni halini görmezden geliyor. İran, İslam’a karşı memnuniyet hissetmeyen bir topluluk olmakla birlikte ondan vazgeçme konusunda da tereddüt ediyor. Hâkim aileler arasındaki savaşlarda farklı mezheplerle İslam’dan faydalanıldığı ve bugün siyasi alanda Humeyni hareketi tarafından kullanıldığı gerçeği dinin halen siyasi iktidar elinde bir araç olarak kullanıldığı gerçeğini gizleyemez.
Safevilerin İmparatorluk muhafızları bir diğer isimle Kızılbaşlar Türkçe konuşurken Lübnan’dan getirtilen mollalar Arapça konuşuyordu. Bunun için yeni devletin bu iki sütunu kralın reayası ile doğrudan iletişim kuramadı. Akademisyenlerin ‘İran, Safevi Devleti iktidarında Şii mezhebine dönüştü’ diyerek tarihi sahneyi özetlemesi, bize hikâyenin tamamını anlatmıyor.
Aynı şekilde kurtulması zor önyargılar Amanat’ın Kaçarlar dönemindeki İran tarihi için anlattıklarını kusurlu hale getiriyor. Kaçarların bozuk, geri kalmış ve her türlü yeterlikten yoksun bir sülale olarak tasvir edilmesi tarihi olayların etkisini ve en önemlisi de Avrupalı sömürgeci güçlerin onların kontrolünü aşan bir şekilde yükselişini okumayı güçleştiriyor. Bununla birlikte Amanat’ın anlatımı, Kaçarlar dönemindeki siyasi ve dini bölünmeleri ele alırken kendini gösteren olumlu bir çağrışıma da sahip. İlgi çeken bir diğer nokta Amanat’ın Babîlik davetinin ortaya çıkışını, Bahaîliğin yükselişini ve Kaçarlar tarafından bastırılışını ele almasıdır ki bu genellikle Batılı İran tarihçilerinin zikretmekten kaçındıkları bir konudur.
Pehlevi dönemine gelince Amanat’ın kahramanca, İran hakkında yazan birçok Batılı araştırmacı için slogan haline gelen klişe fikirlerden kaçınmaya çalıştığını görüyoruz. Pehlevi Devleti’ne küçümseme ile bakan akademik kurumlar tarafından kovulma tehlikesinin farkında olmasına rağmen Amanat, akademik icmaya aykırı ve hoş karşılanmayan bir görüşü bildirme cesareti göstererek Pehlevi Devleti yöneticilerinden ikisinin İran’ın menfaatine uygun güzel işler yaptıklarını teyit ediyor. Bu cesaret şu sözlerle ifade ediliyor: “Pehlevi Devleti döneminde her yaştan İranlı ekonomi, sağlık ve temizlik düzeylerinde iyileştirmeler ve gelişmelere tanık oldu. İran halkı yüzyılın başında kötü beslenme ile mücadele etmeye çalışan zayıf ve hasta bir halk iken bu asra ait fotoğraflarda görüldüğü üzere nispeten sağlıklı, temiz ve daha iyi beslenen bir halk haline gelmiştir. Ne kadar hoş.”
Amanat, tedbirli de olsa Şah’a muhalif Marksist ve İslamcı çetelerin rejimin kendi takipçileri ve destekçileri arasından on binlercesini öldürdüğü yönündeki iddialarını da yalanlıyor. İdam edilen ya da güvenlik güçleri ile girdikleri çatışmada öldürülen fedailerin toplam sayısını 198 olarak zikrederken ‘halk savaşçıları’nın yalnızca 15 kayıp verdiğini söylüyor. ‘On binlerce’ ölü ibaresi ise daha sonraki Ayetullah Ruhullah Humeyni dönemine ait bir gerçeklik olmuştur. Yine endişeyle, Batılı akademik çevrelerde dillendirilen iddiayı, yani Şah’ın yapıp ettiklerinin Batılı güçlerin istekleri doğrultusunda gerçekleştiğini de reddediyor. Ve bu itirazını şu şekilde dile getiriyor: “60’ların ortasına gelindiğinde ne ABD’nin ne de İngiltere’nin Şah’ın davranışlarına ve tasarruflarına herhangi bir etkisi yoktu.”
Ön yargılardan kaçmak için bir fedai gibi çabalayan Amanat, Muhammed Musaddık’ın 2 senenin ardından başbakanlık görevinden azledilmesi ile sonuçlanan 1953 Ağustos olaylarında kendini gösteren büyük bir engeli ortadan kaldırıyor. Batılı akademik çevrelerde dillendirilen rivayete göre Şah’ın Musaddık’ı görevden alması, CIA tarafından planlanan ve Şah ve ordudaki destekçileri tarafından uygulanan bir devrimdi. Bu tarihi rivayetten sapan herhangi bir kişi revizyonist olarak tanımlanır. Bu tanımlama, kötülük ve çirkinlik bakımından Holokost inkârcılarından aşağı kalmaz ve sonu araştırma çevrelerinden dışlanmaktır.
O, ciddiyet ve gerçeklikten uzaklaşmamış olsa da önyargılı düşünceyi akademi çevrelerindeki teşvikçilerin öfkesini çekmeden sorgulamak için bu işe alaycı bir üslupla ‘Graham Green’in romanlarından birinin taslağı’ yakıştırmasını yapıyor. Amanat, Musaddık hükümetine özgü resmi anlatılara tam olarak katılmadığına işaret etmek için yetkin birçok kişiye de başvuruyor.
Örneğin; Şah için Musaddık’ı azletmesinden sonra, “görevinden uzaklaşmak ve belki de bir çiftlik satın aldığı ABD’deki daimi sürgün yerine gitmek için hazırlanabilirdi” ifadelerini kullanıyor. Amanat aynı şekilde şunu yazarak Musaddık’ı eleştirmeye de cüret ediyor: “Rahatsızlık veren otoriter yaklaşımına şaşırtıcı bir bulmaca nazarıyla bakılabilir. Muhafazakâr yaklaşıma mı mensup liberal ya da aşırı halkçı yaklaşıma mı?” Her halükârda Amanat, Musaddık’ı Amerikan sömürgeciliğinin devirdiği liberal bir demokrat olarak görmüyor.
Bununla beraber klişe fikirlerin kurt saldırılarına karşı kendini savunmak için mevcut anlatıyı tekrar zikrediyor. Ve bu üzücü bir çarpıtmadır. Öyle olmasaydı onun anlatısı olaylar için adil bir tarafsızlıkta olurdu. Şah, iktidarda geçirdiği 37 yıl boyunca iki kez atadığı Musaddık’ın da aralarında bulunduğu 23 başbakan ataması ve azli gerçekleştirdi.
Peki biz tüm bu görevden alınmaları devrim olarak mı göreceğiz? Niçin Musaddık kendisinin devrimin bir kurbanı olduğunu iddia etmedi? Çünkü Fransız eğitimi alan Musaddık, bu Fransız asıllı kelimenin devlet rejiminin, yöneticisinin, anayasasının şiddetle değiştirilmesi anlamına geldiğini biliyordu ve İran’da bunların hiçbiri olmadı. Musaddık’ın görevden alınması siyasi ve ahlaki açıdan yanlıştı. Ancak asla bir devrim değildi. Aynı şekilde CIA, İran siyasetine bu ölçüde nüfuz edebilecek güçte de değildi. Bu durum birçok durumda görülebilecek kifayetsizliğe delalet ediyor.
Amanat, geçtiğimiz 30 yılda gerçekleşen Humeyni devrimi ve İslam Cumhuriyeti tarihini anlatırken de dengeli bir tavır takınıyor. Toplu infazlar, rehin alma, terörizm ve baskıyı teşvik etme gibi Humeyni rejiminin temel özelliklerini sakin bir tonla ele alıyor. Ancak aynı zamanda Humeyni rejiminin İran’a hâlihazırda Ortadoğu bölgesinde az görülen bir istikrar bahşettiğine de işaret ediyor. Bazı eleştirmenlere göre ise Amanat’ın bahsettiği istikrar, mezarların sessizliğidir.
Bununla beraber, Amanat’ın işlediği büyük bir hata var. O da şu ki; Humeyni devriminin ‘Şii din adamlarını iktidara getirdiğini’ teyit etmesi. Hâlbuki bu gerçeği yansıtmıyor. Humeyni öyle Amanat’ın işaret ettiği gibi ‘kendi devrindeki 4 büyük Ayatullah’tan biri değildi. Bir gün bile olmadı. Aksine Humeyni, iktidarı ele geçirene kadar Şii hiyerarşisinde üçüncü sınıfı işgal etti. Hatta geleneksel hiyerarşiden çıkarak kendisine icat ettiği İmam unvanını verdi. Aynı şekilde 1979 devriminde sayıları yaklaşık 250 bini bulan Şii din adamlarının küçük bir yüzdesine katılabildi. Hatta günümüzde bile rejimde yönetim kadrolarını işgal eden mollalardan herhangi biri, din adamları hiyerarşisinde yüksek makamlara mensup sayılamaz.
Amanat’ın tutumlardan etkilenen tarih hakkındaki kitabı, tutumları değiştirmenin bazı durumlarda işleri iyileştirilebilmesine rağmen kayda değer bir katkıdır.