İran’ın emperyalist stratejisinin amacı Şiileştirme değil iç krizlerini ihraç etmek
İran, yaklaşık 15 yıl önce, oldukça erken sayılabilecek bir dönemden beri, birçok Arap ülkesinde yayılmacı işgalini sürdürme hususundaki ısrarından vazgeçmedi. Yemen’den başlayıp Akdeniz kıyıları boyunca devam eden Lübnan’da sona eren, Körfez’den bazı ülkeleri içerisine alan “Şii Hilali”
İran, yaklaşık 15 yıl önce, oldukça erken sayılabilecek bir dönemden beri, birçok Arap ülkesinde yayılmacı işgalini sürdürme hususundaki ısrarından vazgeçmedi. Yemen’den başlayıp Akdeniz kıyıları boyunca devam eden Lübnan’da sona eren, Körfez’den bazı ülkeleri içerisine alan “Şii Hilali” denilen projeyi gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Elbette bu proje Basra Körfezi, Irak ve Suriye’yi de kapsamaktadır. Belki de bu konuda duyduğumuz son şey, Ali Hamaney’in yaptığı açıklamadır. Hamaney, Tahran’ın Arap ülkelerindeki genişlemeden vazgeçmeyeceğini vurguladı. Bu yerlerde üst düzey bir İranlı yetkilinin olduğunu ve bu durumun kendi ülkesi için de bir motivasyon kaynağı oluşturduğunu belirtti.
İran’ın, Yemen’de olduğu gibi, çatışma ve askeri güç kullanımı olmadan, Irak, Suriye veya Lübnan’dan çekilmeyeceği açıktır, hatta kesindir. Husiler, Lübnan merkezli “Hizbullah”ın da iştirak ettiği bir İran askeri işgalinin maskesidir. Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, örgütünü Velayet-i Fakih ordusunda bir savaş tugayı olarak nitelendirdi. Suriye toprakları üzerinde savaşan ve Irak, Afganistan, Pakistan ve Hindistan’dan getirilen tüm bu mezhepçi gruplar aynı amaca hizmet etmektedir.
İran müdahalesi, tüm işgal biçimlerini kullandı ve “Şii sloganlarını” birçok politik amaç ve güdüler için bir maske olarak kullandı; bu amaçlardan en önemlisi, 1979’dan sonraki ilk yıllarından itibaren tüm dış zorluklardan çok daha fazla bir tehdit unsuru oluşturan iç zorluklarla karşı karşıya kalan bu sefil rejimin sürdürülmesidir.
Bu rejimin, devriminin zaferinden birkaç gün sonra, Kirmanşah Kürtlerine karşı korkunç bir katliam gerçekleştirdiği iyi bilinmektedir. Bu katliam Kürtlerin devrime karşı çıkması nedeniyle değil, Sünni olmaları hasebiyle uğradıkları haksızlıkların giderilmesini ve diğer Azeri ve Farisi Şiilerle vatandaşlık konusunda eşit haklara sahip olmayı talep ettikleri için gerçekleşmişti. Doğruyu söylemek gerekirse, Devrim Muhafızları tarafından önceden ve sonraki dönemlerde irtikâp edilen her türlü katliam, Şiilik maskesi kullanılarak yapılmıştır. İran İstihbarat ve Güvenlik Bakanlığı (VEVAK) işlemiş olduğu korkunç suçlarla, Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminin teşkilatı olan SAVAK’ı geride bıraktığı söylenebilir.
Böylelikle, tarihin bölgemizdeki ve dünyadaki tüm deneyimleri göstermektedir ki bir devlet herhangi bir iç krize maruz kaldığı zaman, bu krizi hemen dışarı ihraç etmek istediği bilinen bir husustur. İran’ın Irak ile olan sekiz yıllık savaşı, ardından Irak, Suriye ve Lübnan’daki işgalci “askeri” uzantıların yapmış oldukları operasyonlar bunun birer tezahürleridir. Ve ayrıca Yemen’de ve daha sonra Libya’da benzer hadiseler yaşandı. Albay Muammer Kaddafi tarafından yönetilen “Libya Sosyalist Halk Cemahiriyesi” Humeyni devletinin en yakın müttefikleri arasındaydı.
İran’da bu mesele çok farklı nedenlerle oluşan tarihsel bir konudur. Nüfus yapısının mozaik olması, Araplar, Kürtler, Beluciler, Azeriler, Ermeniler ve diğer birçok küçük etnisiteden oluşması bu nedenlerden sadece birisi. Ayrıca etnik, dini ve mezhebi temele dayalı olarak Sünniler, Hristiyanlar, Yahudiler, Ezidiler ve diğer küçük inanç toplulukları vardır. Bu kesimlerin hiçbiri ayrılıkçı bir taleple ortaya çıkmadılar, bilakis talep ettikleri tek şey Farisilerle eşit haklara sahip olmaktır. Bu otoriter rejim ise onların bu taleplerini bir biri ardına gelen baskı ve katliamlarla bastırmıştır.
Bütün bunlara ilave olarak, iç krizlerin yurtdışına ihraç edilmesi, devrimlerin ihracı gibi, iç patlamaları yatıştırmak için kullanıldığı bilinmektedir. Ancak şu da var ki İran bu türden operasyonlara 1979’daki Humeyni devriminin zaferinden hemen sonra girişmemiştir. Yıkıcı sekiz yıllık savaşa adım adım götüren, Irak’ın sürekli taciz edilme süreci vardı. Üç BAE adasında, Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin işgalini kabul ettirmek için birçok kışkırtma faaliyeti yürütüldü. Yemen’deki savaşta Husilerin etkin kılınmaları, askeri ve politik olarak hazırlanmaları için kışkırtmalar yapıldı. Sonra Beyrut’un güney banliyösündeki Hizbullah’ı birçok Arap ülkesinin içişlerine müdahale eden askeri bir güce dönüştürmek için yine kışkırtmalar yapıldı. Özellikle Suriye’nin kuzeydoğu bölgelerinde mezhep yapısında demografik değişimler yapan ve El-Murtaza adlı örgütü kuran Hafız Esed’in erkek kardeşi Cemil Esed benzer roller üstlenmiştir.
Bu ilkel rejim, 1979’dan bu yana, en başından beri iç krizlerini yurtdışına ihraç etmeye başlamamış ve bölgede birçok ülkede icat ettikleri yıkıcı savaşlarla kendi halklarını meşgul etmemiş olsalardı, bu kadar uzun süre dayanamazdı. En tehlikeli olanı ise, Irak’la yaptıkları sekiz yıllık savaş değil, bilakis Suriye’nin askeri olarak işgal edilmesi, Mezopotamya’nın askeri yönden kontrolü ve Lübnan’ın Hizbullah aracılığıyla siyasi anlamda kontrol altına alınmasıdır. Belki de burada en tehlikeli olanı, Tahran’ın, Kaddafi’nin eski “Cemahiriye”sinden başlayarak Cezayir’e kadar uzanan bir hatta, tüm bunları mezhepçi bir maske kullanarak gerçekleştirmesidir. Bütün bunları güçlendiren şey, İran Devrim Muhafızları Komutanı, -Tahran’da her şey demektir ve bu önemli büyük ülkede geçerli olan kararlar onun verdiği kararlardır- birkaç gün önce, yurtdışındaki “Devrim” in yavaş genişlemesini ve “Devrimci düşüncenin” düşüşe geçmesini sert bir dille eleştirdi. Bu demeç, İranlı göstericilerin Suriye’den ve Irak’tan çekilme, yakın ve uzak Arap ve İslam ülkelerinin içişlerine müdahale etmeme taleplerine bir cevap olarak geldi.
General Muhammed Ali Caferi, devrim yanlısı bir üniversitenin düzenlediği konferansta yaptığı konuşmada küstah bir edayla şunları söyledi; “Irak, Lübnan ve Suriye halklarının zaferleri, İran Devrimi’ne olan bağlılıkları sonucunda gerçekleşti!” Şunları da ekledi: “Tüm bu gurur ve güç ve bölgede ve dünyada devrimin genişlemesi, İran rejimini istikrarlı hale getirildiği bir aşamada gerçekleşti ve bu ülkelerde (yani Irak, Suriye ve Lübnan’da) meydana gelen şey, İran için büyük bir başarıdır.” Bu sözleri İran’da her şey olan ve kararları tartışılamayan bir Devrim Muhafızları komutanı söyledi. Bütün bunlar bir şey ifade etmiyor mu?!
Bu durum, 1979 Şubat’ından bu yana tüm bu uzun yıllar boyunca bu rejimin hayatta kalmasının, Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen ve Libya’daki askeri genişleme yoluyla, iç krizlerinin yurtdışına ihracına dayandığı anlamına geliyor. Bu da hiçbir ülkeden, özellikle de Suriye devletinden, ciddi bir baskı ve askeri güç kullanımı olmadan İran’ın çekilmeyeceğini teyit ediyor. Ne yazık ki şu ana kadar ne Amerikalılar ne de başkaları tarafından buna yönelik hiçbir adım atılmadı.
Bu köhnemiş zalim rejim, öncelikle İran’ı ve bu bölgedeki diğer birçok ülkeyi, yıkıcı savaşlarla perişan etti. Amaç, Şii mezhebini güçlendirmek ya da yaymak değil, iç krizlerini ihraç etmek ve 1979 Şubat’ında devriminin zaferinin başlangıcıyla başlayan art arda gelen sorunlarından kaçmaktır. Tuhaf olan diğer bir konu da, George W. Bush’un idaresindeki ABD bile, 2003’te Saddam Hüseyin’i devirmesinin ardından, Irak kapılarını kendi rakiplerine açmış, bu konuda birçok yardımda bulunmuştur. Bu nedenle, bu rejime verilecek en güzel yanıt, bazı Arap ülkelerindeki genişlemesine (işgal), şimdi Yemen’de olduğu gibi karşılık vermektir. Bu güçlerin İran’a dönmesi, krizlerini ve iç problemlerini İran’a geri getirmek demektir. Bu aynı zamanda Arap Şiilerini kullanma çabalarının sona ermesi demektir. Bunların sayısı çok da fazla değildir ve Arap olduklarının bilincindedirler. Muhammed Ali Caferi ve Kasım Süleymani’nin “Şii” saiklerle hareket etmediklerini biliyorlar. Zira bunların derdi birçok iç krizle boğuşan ve bu durumu askeri güç ve şiddet kullanarak dışarı ihraç etmek isteyen baskıcı bir rejimi kurtarmaktır.