İran’ın tutumuyla nükleer faaliyetleri arasındaki ilişkiyi reddetmenin tehlikeleri
Müzakere, bir tarafın diğer tarafa üstünlüğüyle sonuçlanan birtakım küçük yalanlar yumağıdır. (Felix Dennis) Gözlemciler, dün Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın Rusya ve Çin’in yanı sıra Batılı güçlerle İran arasında yapılan nükleer anlaşma konusunda alacağı kararı beklerken,
Müzakere, bir tarafın diğer tarafa üstünlüğüyle sonuçlanan birtakım küçük yalanlar yumağıdır. (Felix Dennis)
Gözlemciler, dün Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın Rusya ve Çin’in yanı sıra Batılı güçlerle İran arasında yapılan nükleer anlaşma konusunda alacağı kararı beklerken, adeta nefeslerini tuttular. Söz konusu anlaşma, kapsamlı ortak çalışma planını simgeliyor. Önceden yapılan açıklamalar ve yayınlanan haberler, Trump’ın alacağı kararda samimi olduğu izlenimini vermesine rağmen, tepkilere yol açacak Trump’ın tavrı son derece önemliydi.
İran’ın nükleer planlarıyla doğrudan bağlantılı olan Ortadoğu’da farklı görüşlerin olduğu açık bir şekilde görülüyordu. Bir yandan İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin böyle bir adımı kınadığına şahit olduğumuz gibi, diğer yandan zarar gören Arap ülkelerinin duyduğu mutlak hoşnutluğa da tanıklık ettik. Arap ülkeleri, sadece Tahran’ın nükleer tamahkârlığından dolayı zarar görmedi, aynı zamanda Tahran’ın askeri milisler ve konvansiyonel silahlarla genişlemek için uluslararası toplumun nükleer hırslarına sessiz kalışını istismar etmesinden dolayı da zarar gördü.
Ortadoğu’da özellikle de Körfez’de İran’ın hegomanyatik projesinin teşkil ettiği biri siyasi, diğeri nükleer olmak üzere iki ciddi tehlike bulunuyor.
Siyasi tehlike, Tahran’ın koruyup desteklediği silahlı mezhepsel çatışmada net bir şekilde görülüyor. Tahran, mezhepsel çatışmayı Irak’ta Haşdi Şabi grupları, Suriye ve Lübnan’da Fatımiler, Zeynebiler ve Hizbullah milisleri, Yemen’de Husi cemaati gibi sahada fiili hâkimiyeti olan örgütler ya da Bahreyn ve diğer Körfez ülkelerinde gördüğümüz gibi propaganda çalışmaları ve terör eylemleri üzerinden yürütüyor.
İran’ın siyaset, güvenlik ve ekonomik hayatında önemli bir rol oynayan Devrim Muhafızları, müdahalelerini ve aynı zamanda dört Arap başkentine hâkimiyetlerini açık ve net bir şekilde deklare ediyorlar. İran Devrim Muhafızları’nın Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani, teorik olarak dünya çapında aranan birisi olmasına rağmen, Suriye ve Irak’ta cepheleri kontrol ediyor ve fırsatları hiç kaçırmıyor.
Diğer yandan bilimsel açıdan bakıldığında Körfez bölgesinin güvenliğini ilgilendiren jeolojik ve sismolojik boyutları olduğundan dolayı İran’ın nükleer programı da tehlikelidir. Özellikle İran, son derece tehlikeli deprem ve fay hatları üzerinde bulunuyor. Ayrıca İran’ın nükleer tesis ve reaktörleri, depremin meydana gelebileceği lokasyonlarda yer alıyor. Önemli nükleer tesisin bulunduğu Buşehr limanını Arap Yarımadası’nın kıyı sahillerinden ayıran kısa mesafeyi düşündüğümüzde, 2011 yılında Japonya’nın kuzeyinde Fukuşima nükleer santralindeki gibi büyük bir depremin yol açacağı olası felaketin hacmini işte o zaman tahmin edebiliriz.
Almanya, Fransa ve İngiltere hükümetleri, Washington’un politikalarını desteklemek ya da bu politikalara karşı çıkmak konusunda kesinlikle haklılar. Ancak bu hükümetlerin nükleer anlaşmayı savunma konusundaki ısrarlarının büyük bir bölümü, ekonomik yatırımlara ve çıkarlara dayanmaktadır.
Bu hükümetler, 90 milyonluk tüketime sahip İran piyasasını işgal etmeye çalışan şirket ve bankalardan dolayı nükleer anlaşmayla Tahran rejiminin içeride İran muhalefetine baskı yapmasının önünü açması arasında herhangi bir bağlantının olduğunu itiraf etmek istemiyorlar. İran’ın komşu Arap ülkelere artan müdahaleleri bu hükümetleri ilgilendirmiyor.
Bu müdahaleler iki krizin çıkmasına neden oldu: Birincisi Batı ve Orta Avrupa ülkelerinin yaşadığı mülteci krizi, diğeri ise Tahran’ın Şii-İslami sloganlarına karşılık olarak Sünni-İslami sloganlar atan radikal terörizmin ortaya çıktığı krizdir.
Bugün güvenilir istatistiklere göre İran’ın Avrupa Birliği ülkelerine yaptığı ihracat 2015 ve 2016 yıllarında yüzde 375 oranında arttı. Bunun yanı sıra Avrupalı şirketler, İran piyasasına yoğun bir şekilde yatırım yaptılar. Bu yatırımların genişlemesine ek olarak finansal imtiyazlarla ilgili gelişmeler de bulunuyor.
Öte yandan nükleer anlaşmaya katılan bu üç ülkenin hükümetlerinin tutumu, Tahran rejimini yeniden yetkinleştiren, bunun için bahaneler bulan ve Ortadoğu’da müttefik haline getiren Barack Obama yönetiminin tutumuna benziyor. Bu hükümetler, nükleer teknolojiyle siyasetin arasını tamamen ayırmayı temel alan nükleer anlaşmada demokratların sergilediği tavrı sergiliyorlar.
Mezkûr hükümetler, dünyada Çin’den sonra İran’ın idam cezalarında ikinci sırada yer aldığını ve pek çok idam cezalarının mezhep ve etnik azınlıklarla bağlantılı olan siyasi nedenlerden kaynaklandığını kabul etmek istemiyorlar. İnsan haklarına önem verdiğini iddia eden bu hükümetler, Tahran rejiminin kötü sicilini kınamak istemiyorlar. Bu hükümetler, Fransa’da sürgünde yaşayan İslam Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Ebu’l-Hasan Beni Sadr da dâhil eski Başbakan Mir Hüseyin Musavi ve önceki Meclis Başkanı Mehdi Kerrubi gibi aynı rejimin çevresinde olan şahsiyetlerle işbirliği yapıyorlar.
Sünni-İslami teröre karşı koymak için Obama’nın öne sürdüğü aynı bahaneleri kullanan bu hükümetler, Tahran’ın dünya etrafında radikal Sünni örgütleri desteklemede rolünün olduğunu ve el-Kaide dâhil olmak üzere bu örgütlerle sağlam bir şekilde işbirliği yaptığını kabul etmek istemiyorlar.
Berlin, Paris ve Londra bizden ABD’nin eski Dışişleri Bakanı John Kerry’nin mantalitesini kabul etmemizi istiyor. John Kerry, İran’la yapılan müzakerelerde son rötuşlar yapılırken, müzakerenin sadece nükleer programla ilgili olduğunu programın diğer yönlerini ele almadığını açıkladı. Bu hükümetlerin sergilediği tavır, Kerry’nin Trump’ın nükleer anlaşmayı reddetmesine ve Ortadoğu’yla dünyanın çeşitli yerlerinde Devrim Muhafızları’nın yaptığı ihlallerin sıkı bir şekilde gözlemlenmesine yanıt olarak tekrarladığı çarpık zihniyetin aynısıdır. Bildiğimiz gibi Kerry’nin kastettiği ve Obama’nın bilerek göz yumduğu ‘diğer yönler’ İran’ın Arap ülkelerine siyasi, askeri ve istihbari açıdan yaptığı müdahalelerdir.
Sonuç olarak Ortadoğu’dan gelen mültecileri karşılarken etik bir politika yürüttüğünü iddia eden bu üç Avrupa hükümeti, “Bir gramlık önlem bir kilo tedaviden daha önemlidir” deyimiyle hareket ederek daha iyisini yapabilirler.
Basit bir şekilde bir gramlık önlem, teröre neden olan aşırılığı, tahribatı ve kini engelleyebilir.