İslam’ı anlamada sömürgeci söylemin eleştirisi

Klasik dönem İslam anlayışı hakkında Oryantalist bakış açısıyla yazılmış pek çok kitap var. Günümüz veya modern dönem İslam anlayışı hakkında oryantalistlerin yazmış oldukları kitap sayısı ise oldukça azdır. Bu kitaplar arasında 1955’te yayınlanan Hamilton Gibb’in “İslam Nereye Yön

İslam’ı anlamada sömürgeci söylemin eleştirisi

Klasik dönem İslam anlayışı hakkında Oryantalist bakış açısıyla yazılmış pek çok kitap var. Günümüz veya modern dönem İslam anlayışı hakkında oryantalistlerin yazmış oldukları kitap sayısı ise oldukça azdır. Bu kitaplar arasında 1955’te yayınlanan Hamilton Gibb’in “İslam Nereye Yöneliyor” adlı küçük, hacimli kitabı yer alıyor. Bu kitap, Hint-İslam anlayışı ve geçirdiği süreçler üzerine yazılmış bir kitabın ardından gelmiştir. Klasik İslam ülkelerinin sonuncusu olarak Osmanlı İmparatorluğu hakkında öğrencilerinden biri ile beraber yaptığı meşhur çalışması, bu iki çalışmadan önce geldi.

Gibb, Klasik İslam anlayışının sona ermesinden dolayı üzülüyor ve İslam’ın geleceğine dair iki konuda korku ve kaygı duyuyor; Din ve medeniyet… Devlet anlayışı hakkında aynı endişeyi taşımıyor, zira dünya düzeni haline gelen ve Batı Avrupa tarafından üretilen ulus-devlet formülü dışında hiçbir anlayışa şans tanımıyor.

Klasik dönem ve geleneğe gösterilen bu ihtimam, Araplar ve Müslümanların bir yandan modernlik ile günümüz dünyası arasında bir denge bulmalarının arzulanması, diğer yandan da geleneksel İslam medeniyetine vurgu yapılması, Edward Said’i oldukça kızdırdı. Hamilton’dan nefret ettiği kadar Massignon’dan nefret etmiyordu ve bunun nedeni Hamilton’un İslam’ın ruhu, tarihi ve geleneksel yapısına gösterdiği ihtimamdı. Bütün Oryantalistlerin duçar olduğu bir tür sömürgeci söylem olduğunu düşündü. Fakat Edward Said karşı tutumdan da nefret ediyordu: Müslümanların, oryantalistlerin ortaya koyduğu geleneksel İslam anlayışına tutunmasını istemediği gibi onların çizdiği modernizm tasavvuruna girmelerini de istemiyordu. Bilakis Müslümanların bir yandan modern, bilinçli, bağımsız/etkiden uzak bir anlayış benimsemesini ve geleneksel yapının yozlaşmış unsurlarından uzak durulmasını isterken diğer yandan da Malik Bin Nebi’nin ifade ettiği gibi “sömürülmeye elverişli olma” durumundan uzak kalınmasını istiyordu! Ancak, Gibb’in söyleminden bağımsız olarak, bu, gerçekten sömürgeci bir söylem midir? Klasik İslam anlayışı üzerinden medeniyet ve devlet okuması yapan Oryantalistler, Batı’nın İslam’ı bir din, rejim ve devlet olarak tasavvur etmesine neden olan kişiler değildir. Bilakis bütün Doğu medeniyetlerinin imajını oluşturanlar antropologlar, sosyologlar, gezginler, romantiklerdir. Ve nihayetinde tarih felsefecileridir.

Oryantalistler ya da önde gelenleri 17. yüzyıldan beri sadece analiz edilmemiş ham bilgiler sunmuşlardır. (Bu bilgiler bilimsel çalışmalar! olarak algılanmıştır). Bu, 1970’lere kadar devam etti ve Bernard Lewis gibi birkaç istisna dışında, büyük oryantalistler, özellikle Batı entelektüelleri ve politikacıların klasik ya da modern İslam algılarından etkilendiler. Medeniyetin çöküşü fikri, örneğin, Hegel ve Max Weber gibi filozoflar, düşünürler ve teologlar tarafından dillendirildi, Oryantalistler ise onlardan bu fikri aldılar, ancak onlarla fikir ayrılığına düştüler. Massignon ve Gibb (20. yüzyılın en büyük oryantalistleri) bu fikri desteklemediler. Goldziher ve Baker (Weber’den etkilenmişlerdi) kısmen ya da birçok çekince ile dillendirdiler. Max Meyerhof ve Paul Kraus (20.yüzyılın 30’lu yıllarında Mısır Üniversitesi’nde ders okuttular), tabiatı gereği İslam’ın da bir gerileme/çöküşe maruz kaldığını söylediler. Hatta ilerleme kıvılcımlarının çaktığı erken dönemde dahi Yunan klasikleri ile etkileşime geçtiğini iddia ettiler.

El-Aravi, Arkoun ve Cabiri gibi Arap düşünürler, Kur’an sonrası süreçte oluşan dogmatik bilgi ve birikimin bin yıl boyunca gerileme ve durgunluğa neden olduğu ve bundan kurtulmak gerektiğini, aksi halde medeni çağdaş dünyaya entegre olmanın mümkün olamayacağını(!) savundular.

Her halükarda, Batı sömürge söyleminin eleştirisinin öyküsü, Çin, Hindistan ve Japonya uygarlıklarının bakış açılarında ortaya çıktığında…

60’lı ve 70’li yıllarda İslam, “yeni tenkitçiler” tarafından yeniden ele alındı. Bunlara göre Kur’an ve İslam’ın inanç ve hukuk sistemi özünden uzaklaşmış, akla, mantığa, barışa ve aydınlanmaya yabancılaşmıştır. Ardından, son yirmi yıl içinde yeni bir forma kavuşan İslam anlayışı, Said’in İslam medeniyetinin sistemi ile ilgili negatif görüşünden yola çıkarak bazı antropologlar, sosyologlar ve teologların küreselleşme karşıtlığını bir kenara bırakmış oldu. Son derece olumlu bir bakış açısıyla her şeyi yeni bir okumaya tabi tuttular. Agamen, Libreira, Mandaville, Ekber Ahmed, Salvatore ve Wael Hallaq gibi düşünürlere göre İslam’daki sorun klasik ya da modern dönemiyle ilgili değildir. Bilakis baskı ve kötülüğü temsil eden ve kendisini tüm diğer değerlere dayatan, dünyanın bir sistemi haline gelmiş modern Batı devleti, problemlerin kaynağı olmuş ve hala da olmaya devam etmektedir. Günümüzde Müslümanların sıkıntısı, moderniteyi veya küreselleşmeyi reddetmesi değildir. Bilakis onlarla uyum sağlama ya da bazı İslami başlıklar koyarak onların önemli kavramlarını taklit etme girişimleridir. Bunun örnekleri oldukça fazladır; Şeriat’ın modern ulus devletlerde kanunlaştırılması yani kanun formatına dönüştürülmesi, “Devlet” kavramının kutsanması ve ona “Hilafet” kılıfı geçirilmesi, “Cihad” ismi altında savaşın kutsanması vb. bunun tipik örnekleridir. Bütün bunlar İslam’ın yapısının ve klasik dini anlayışının kabul etmediği çarpıtmalardır.

Böylece, bir yandan 19 ve 20. yüzyıllarda entelektüel, felsefi, antropolojik ve sosyolojik bir formda sömürgeci söylemin eleştirmenleri, diğer yandan eski ve modern oryantalizmi analiz eden “yeni tenkitçiler” İslam medeniyet sistemini bir cendere içerisine aldılar. İslam entelektüellerini onlara ayak uydurmaya ve onları taklit etmeye zorlayarak meseleyi daha büyük bir çıkmaza soktular. İbn Haldun’un şu söylemiyle aynı çizgiye geldiler; “Mağlup olanlar, galip olanları taklit etmeye meftundurlar!” Netice itibariyle sistemde bir tıkanıklık, teori ve gerçeklikte bir patlama oldu. Modern dünyanın Totaliter rejimi, Müslümanları ve onların uyarlamalarını/taklitlerini kabul etmediler. Bu taklit etmeye meftun olanlar da bu yaptıklarının ne anlama geldiğini fark edemediler. Taklit edip İslam’a uyarladıkları bu kavramların her şeyi kasıp kavuracak suikastçı cihatçı yapıların yeşermesine neden olacağını idrak edemediler.

20. yüzyılın ikinci yarısında Arap düşünürleri ve öğrencileri, dindar insanlarımızın, yaşadığı asra ve modernliğe ayak uyduramadığını ve kültürel miraslarını sırtlarında ve akıllarına taşıdıklarına hükmettiler. Modernite ve küreselleşme söyleminin eleştirmenleri de, büyük bir medeniyete sahip bir Müslüman’ın modern ve küreselleşen dünyanın ahlaksız sistemi ile uyumlu olamayacağına hükmetti. Partizan ve partizan olmayan İslamcılar bunu yapmaya çalıştıysa da düşebilecekleri en kötü konuma düştüler. Batılılar onların bu ortaklık talebini kabul etmediler. Modernizm ve onları razı etme adına tahrif ettikleri kavramlar silahlı militanların eline düşmüş oldu!

1968 ve 1969’da El Ezher’de öğrenciliğimin üçüncü ve dördüncü yıllarında, el-Ahram gazetesinde Roger Garaudy ve Maxime Rodinson’un “İslam’ın reformu ve modern bir devlet kurma meseleleri ile nasıl başa çıkılacağı” üzerine verdikleri konferanslarını dinlemiştim. İki adam görünüşte aynı fikirdeydi, ama ele aldıkları konularda onlardan farklı düşünüyordum. Onlara göre bir kimse ya Müslüman ya da modern olabilir. Beyrut’ta Daru’l-Fetva’nın çıkarttığı “İslami Düşünce” dergisinde yayınlanmak üzere iki konferansa dair düşüncelerimi yazmıştım. Daru’l-Fetva’nın müdürü Dr. Hüseyin el-Kutli gülerek bana şunları söyledi: Sen her iki konferansı da anlamadın! Ve bence hala bu hal üzerine devam ediyoruz. Gerçek güç ve kuvvet ancak Yüce Allah’a aittir.