İslamofobi… Medya ve Sivil Toplumun Rolü

Temmuz ayının ortalarında medya ve hukuk zaviyesinden İslamofobi olgusuna karşı koyma mekanizmalarını konu alan bir foruma katılmıştım. Organizasyon, Londra’daki İslam Kültür Merkezi’nde İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ile İslami Eğitim, Bilim ve Kültürel Organizasyonu (ISESCO) tarafından gerçekleşt

Temmuz ayının ortalarında medya ve hukuk zaviyesinden İslamofobi olgusuna karşı koyma mekanizmalarını konu alan bir foruma katılmıştım. Organizasyon, Londra’daki İslam Kültür Merkezi’nde İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ile İslami Eğitim, Bilim ve Kültürel Organizasyonu (ISESCO) tarafından gerçekleştirildi. Foruma iki gün boyunca İngiltere içinden ve dışından uluslararası hukuk, insan hakları, kültürel çeşitlilik, dinler ve medeniyetler arası diyalog alanlarından çok sayıda uzman katıldı. Bunun yanı sıra nefret ve ırk ayrımcılığına karşı mücadele eden sivil toplum kuruluşları (STK) ile basın mensupları, araştırmacılar ve öğrenciler de katılanlar arasındaydı.

Organizasyonu düzenleyenlerin gayrimüslimlerin katılımını sağlama çabalarına ve davetlerine karşın katılanların çoğunun Müslüman olması dikkatimi çekti. Bu demek değildir ki; İngiltere toplumunun geri kalanı Batı’da değişik şekillerde seneden seneye etkisini artıran İslamofobi olgusunu umursamıyor veya kabul etmiyor. Aksine birçok STK, basın ve araştırma derneği, bu konuyu ele alıyor ve farklı açılardan çözüm üretmeye çalışıyor. Nitekim İİT’ye bağlı İslamofobi Gözlemevi’nin son yıllık raporunun sunumu da forumda yapıldı.

Öte yandan Batı’da bu korkuyu körükleyip İslam ve Müslüman karşıtlığının yaygınlaşmasını destekleyen veya sebep olan siyasi parti, sivil ve resmi kuruluş, medya kuruluşu ve uygulamalar epey fazla. Bununla birlikte konunun tarafları, yani; bu düşman yaklaşımdan zarar gören Müslümanlar ile Müslümanlara düşmanlık besleyen veya onlardan korkan gayrimüslimler arasında doğrudan bir diyalog yok denecek kadar az.

Forum boyunca katılımcılar esas noktalar ile bağlantılı konular ve meseleleri tartıştı. Bu esas noktalardan ilki, uluslararası hukuk ve insan hakları bakımından İslamofobi ve dinlere verilen zarar idi. Uzmanlar, uluslararası hukuk ve insan haklarının dinlere karşı bu kötü yaklaşımın ortadan kaldırılmasını üstlendiğine ve din mensuplarının dinin gereklerini yerine getirme haklarını koruduğuna dikkat çekti. Bunun yanı sıra düşünce özgürlüğünün inanç özgürlüğünden üstün olmadığı; bu sebeple ülkelerin yerel kanunlarının her ne kadar alaycı ve eleştirel olsa da, kanunun koruduğu görüş ile nefret ve şiddeti işaret eden karalamaların arasına belirgin bir çizgi çizmesi ya da, bunu engelleyecek yaptırımlar alması gibi konulara da değinildi.

İkinci esas nokta, diğeri hakkında basmakalıp bir imajın yaygınlaşmasında basın yayın organlarının ahlaki sorumluluğu ve İslamofobi hastalığını tedavi eden uzman basın mekanizmaları idi. Uzmanların işaret ettiğine göre sorun, söz konusu basmakalıp düşüncelerin doğal olarak kalıcılık kazanması ve yaygınlaşmasından ötürü değiştirmenin zor oluşu. Ne yazık ki, yerli veya turist olan bazılarının davranışlarının, tüm Müslümanlara yönelik bir tepki çekmesi sebebiyle, Müslümanlar’ın kendileri bu sorumluluğu omuzluyor. Bu basmakalıp yargıların bazısı kötü niyetli emellerle dillendirilirken, bazısı cehaletten kaynaklanıyor. Bu noktada medyanın rolü devreye giriyor: bu gibi hallerde medyanın profesyonelliğine ve ahlaki sorumluluğuna düşen, meseleyi tarafgirlikten uzak bir biçimde daha fazla dikkat ve adaletle araştırmasıdır.

Uzmanlar, İslam hakkındaki basmakalıp yargıların daha tehlikeleri boyutlara vardığına ve Müslümanlar’a yönelik şiddetini artırdığına işaret ediyor. Bununla birlikte tüm basmakalıp düşüncelerin olumsuz olması şart değildir. Bazen herhangi bir halk veya din hakkındaki olumlu düşüncelerimiz baskın gelebilir. Diğer yandan bir başka uzman, bize düşenin olumsuz imajı olumlu imaja dönüştürmek ve medya yoluyla yaymak olduğunu vurguladı. Bunu yaparken Müslüman kültürümüz ve davranışlarımızı, İslam ve Batı arasındaki müşterekleri, bir arada yaşama dair tarihten başarılı örnekleri ve Müslümanlar’ın Batı’ya olan katkısını vurgulayarak, söylemlerimizle söz konusu imajı beslemeliyiz.

Üçüncü esas nokta, İslamofobi olgusu ile mücadele etmede STK’ların rolü idi. İngiltere’de dinler ve kültürlerarası diyalogla ilgilenen birçok STK mevcut. Bana kalırsa İslam ve Müslümanlar’a dönük korku ve endişe duygularının yok edilmesinde, farklı toplum kesimleri arasında iletişim kurulmasında, anlayış ve saygının artırılmasında en büyük yük STK’ların omzunda. Aynı şekilde eğitim de önemli bir role sahip ve STK’lar bilinçlendirme faaliyetleri düzenlemek suretiyle, buna katkıda bulunabilir. Ben bu kurumlara destek olmanın ve Müslim ve gayrimüslim kuruluşlar arasında ortak faaliyetlerin teşvik edilmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

İslamofobi, aslında son derece tehlikeli bir olgu ve gitgide artıyor. FBI’nın aktardığı bilgilere göre, 2015 yılında ABD’de Müslüman karşıtı söylemlerin oranı yüzde 67 oranında artış gösterdi. Aynı şekilde Güney Yoksulluk Hukuk Merkezi’nin (SPLC) hazırladığı rapora göre, Müslüman karşıtı derneklerin sayısı 2016 yılında 34’den 101’e yükseldi. Avrupa’da ‘Chatham House’ tarafından 2017 şubat ayında yapılan bir anketin sonuçlarına göre, Avrupalılar’ın geneli, İslam ülkelerinden gelen göçün engellenmesini istiyor. Ankete katılan 10 Avrupa ülkesinde insanların ortalama yüzde 55’i, söz konusu göçlerin durdurulmasını talep ediyor.

Maalesef ki Müslümanlar’a yönelik bu düşman tutumların artması, Batı’daki Müslümanlar’ın benimsediği terör söylemleri ile doğrudan bağlantılı. ABD’de gerçekleştirilen son terör saldırılarından sonra, Londra’daki emniyet ofisleri, Müslümanlar’a yönelik nefret suçlarının 5 kat arttığını kaydetti. Sadece Manchester’da düşmanlık yüzde 500 oranında arttı. Bu dehşet rakamlar bize, İslam ve terör yakıştırmalarını ortadan kaldırmak için daha fazla çaba harcamamız gerektiğini telkin ediyor. İslamiyet’in, faaliyetlerini İslam adına yürüten bu teröristlerle alakası olmadığını; onların İslami değerler ve ilkelerden en uzak kişiler olduğunu, üstelik onların ülkelerinde yuvalanmalarından ötürü terörden en çok zarar gören kişilerin bizzat Müslümanlar olduğunu gözler önüne sermeliyiz.