İslamofobi saplantısı

Batı ülkelerinde yaşayan Müslümanların çoğunun, Las Vegas katliam zanlısı Stephen Paddock’un Müslüman olmayan bir Amerikalı olduğu açıklanınca rahatladıkları büyük bir ihtimaldir. Bununla birlikte bu çoğunluğun neredeyse tümü, dini, dili veya aidiyetine bakılmaksızın, gereksiz yere öldürülen insanla

Batı ülkelerinde yaşayan Müslümanların çoğunun, Las Vegas katliam zanlısı Stephen Paddock’un Müslüman olmayan bir Amerikalı olduğu açıklanınca rahatladıkları büyük bir ihtimaldir.

Bununla birlikte bu çoğunluğun neredeyse tümü, dini, dili veya aidiyetine bakılmaksızın, gereksiz yere öldürülen insanlar için derin insani acı ve elem duymuşlardır.

Bu rahatlama duygusu anlaşılabilir, zira, özellikle son on yıllık dilimi içinde insanların çarşılarda ve sanat festivallerinde öldürülmesi veya yayaların sokaklarda ezilmesi İslam’ın adını taşıyan bir terörizme bağlanmıştır ve neredeyse bu değerli dinin mensubu olan her ferdi, suçlu olsun veya olmasın, şüpheli sayan bir saplantıya dönüşmüştür.

Durumdan kendine vazife çıkaran bazı Batılı politikacılar, İslam düşmanlığını seçim programlarının ajandasının ilk maddelerine yerleştirmişlerdir.

Bu olay Batı’da daha sık görülmekle birlikte dünyanın başka yerlerinde de görüldüğünü söylemek yanlış olmaz.

Birkaç yıl öncesine kadar bu siyasi uygulamada böyle bir tutum görülmüyordu; Dünyanın dört bir yanındaki aşırı sağcı politikacılar İslam ve Müslümanlara karşı olan duruşlarını gizliyorlardı.

Çoğu politikacı seçim savaşlarını göğüslerken bunu İslam’a karşı düşmanlıklardan kaynaklandığını açıkça belirtmekten kaçınıyorlardı. Birçok gözlemcinin rahatlıkla görebileceği üzere, İslam’a karşı düşmanlığın kapalı kapılar arkasından yapıldığı dönem artık bitti.

Bu olguyu irdelerken, tek taraflı düşünüp suçlamalarımızı bu politikacıların çarpık mantığına, ırkçılığının siyasi toplumların güvenliğine önem verme sloganı altında gizlenmesine ve toplumsal yapıya mı yönlendireceğiz; yoksa bazı Müslüman grupların da bunda sorumluluk payı var mıdır?

Şunu doğrudan söylemek mümkündür, masum insanların kanını akıtarak yeryüzünde bozgunculuk yapan ve “cihadçı” olduklarını iddia eden radikal hareketler, İslam’dan din olarak şüphelerin ortaya çıkmasında sorumluluğunun büyük payını taşıyor.

Bu sözde cihatçı hareketler olmasaydı, Müslümanların, İslam dininden olduğunu iddia eden bu terörist gruplara kolaylıkla alet oldukları yanlış kanısı, insanların zihninde oluşmayacaktı.

Bu iç karartıcı atmosferde, dünyanın pek çok ülkesinde konuşlandırılan doğru ve meşru İslami düşünce tarzından esinlenerek faaliyet gösteren İslami çalışma kurumlarının kamuoyunun geniş yığınlarına ulaşarak İslam’ın gayri-müslimlere karşı tutumunun açıklığa kavuşturulması için canhıraş şekilde çalıştığı doğrudur, ancak çoğunun hala daha fazla çaba göstermesi gerektiği de bir gerçektir.

Aslına bakılırsa, İslami çalışma gruplarının asıl önemi dünya kamuoyuna ulaşmakla birlikte, diasporadaki Müslüman gençlere ulaşmaları da çok önemlidir, zira, bu gençlerin, gün geçtikçe, din adına terörü ve radikalizmi savunan grupların ağına kolay takılan yem oldukları gözlemlenmiştir.

Gurbetteki gençlerin dini ve hayati tecrübeden yoksun olması, dini kisve altında çalışan terör örgütlerinin sosyal ağlarına kolay erişimi de düşünürsek, bu tehlikenin boyutları daha belirgin hale gelir.

Yukarıda bahsedilen bağlamda İslami tarafın kusurlu veya eksik performansı, İngiliz politikacı Anne Marie Waters’ın retoriğinde kullandığı İslam düşmanlığı için herhangi bir gerekçe oluşturmaz. Zira, Anne Marie Waters’ın İslam karşıtlığı doğru olmayan gerekçelere, cehalete dayalıdır ve kasıtlı olarak bu sahtekarlığı yaymaktadır.

Bayan Waters, en basit tabirle cahil olarak nitelendirebileceğimiz, “İslam kadınları öldürüyor” ya da “İslam kötülüktür” sloganları atarak geçen hafta Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nin (Ukip) liderliğini elde etmek için mücadele etti.

Şu bir gerçek ki, vatandaşlarının meşru korkularını kasten istismar etmek kötülüğün ta kendisidir. Müslüman olması tesadüften ibaret olan teröristlerin kötü davranışları yüzünden, Anne Marie Waters’ın sahte propagandayı tekrar tekrar kullanması, partisinin liderliğine oynaması ve kendini pazarlaması kabul edilemez.

Doğrudur, herhangi bir dine, düşünceye ya da programa düşmanlığını ifade etmek hem Anne Marie Waters’ın hem başkasının da hakkıdır. Ancak politik amaçlarla yalnızca İslam’ı değil herhangi bir dini çarpıtmak adil değildir.

Bayan Waters, girdiği seçimlerde rakibi Henry Bolton’un karşısında başarısız oldu. Ancak bu, Avrupa sağ radikal kanadının İslam karşıtı söyleminin başarısızlığa uğradığı veya azaldığı anlamına gelmez, tam tersine, İslam karşıtlığı açıkça devam etmektedir ve bunu destekleyen bir çok kanıt görülmektedir.

Örneğin, Almanya için Alternatif Partisi, onlarca yıldır benzeri görülmemiş bir başarıya imza attı.

Anti-İslam sloganlarının yükseltilmesinin, Avrupa’da bir çok toplumda oy toplama yöntemine dönüşmesi bir sır değil.

Bu, Avusturya, Hollanda ve Fransa’da yaşandı ve daha da genişlemesi bekleniyor.

Bununla birlikte, burada belirtilmesi gereken husus şu ki, batılı toplumların politikacıları arasında en akıllıca, en bilgili ve kültürlü olanın, İslam düşmanlığını yapanlara, en hızlı cevap veren grup olduğu da bir gerçektir.

Entelektüel birikimden nasibini almış İslam’ı, ve genelde anlamda Müslümanları, en hızlı savunan ve suçlamalarda bulunanlara karşı çalışan kesim olduklarını da beyan etmek insaf ölçütleri dahilindedir.