Kardeşlik efsanesinde ciddiyet ve mizah arasında
Size geçen hafta söylemiştim. Bu mektubumda önceden söylediklerimi tekrarlamakla birlikte sizin için yeni olan bilgiler de sunacağım. Öncelikle, Seyyid Kutub hapishanedeyken “Yoldaki İşaretler” adlı kitabına izin vermesi için din sansürcüsüne sunduğunda sansürcü izin vermedi. Rivayet edildiğine göre
Size geçen hafta söylemiştim. Bu mektubumda önceden söylediklerimi tekrarlamakla birlikte sizin için yeni olan bilgiler de sunacağım.
Öncelikle, Seyyid Kutub hapishanedeyken “Yoldaki İşaretler” adlı kitabına izin vermesi için din sansürcüsüne sunduğunda sansürcü izin vermedi. Rivayet edildiğine göre Abdülnasır, okuduktan sonra izin vermiştir. Kitap, 1964 yılının Ocak ayında basıldı. Aynı senenin 26 Mayısında Abdülnasır onun hakkında hapisten çıkması için af çıkardı.
Tekrarladığım bu bilgiler ışığında size bir soru sormama müsaade edin: İş anlattığım şekilde; öyleyse iddia edildiği gibi Abdülnasır kendi iktidarı için tehlikeli olduğunu düşündüğü bu kitabın basımına niçin izin verdi? O, bu kitabın yazarıyken ve sizin iddianıza göre onun iktidarını tehdit ediyorken onu niye affetti?
Sıra geldi size yeni bilgiler armağan etmeye…
Seyyid Kutub 1995 senesinin Ağustos ayının 9’unda tekrar tutuklandı. 1966 yılının 29 Ağustos’unda da idam edildi. Yani sizin aktardığınız gibi 1965 yılında değil. Onunla beraber Muhammed Yusuf Havvaş ve Abdülfettah İsmail de idam edildi.
Size biraz ayak uydurayım ve size bir süreliğine sizin onayınıza mahkum olan basit sorular ve anlaşılması güç denklemler sorarak kendimi rahatlatayım. Sorum şu: Abdülnasır hangi gerekçe ile Seyyid Kutub’un yanında bu iki adamı da idam etti? “Yoldaki İşaretler” kitabını birlikte mi yazmışlardı?!
Hani siz de bu iki ismin, Seyyid Kutub’un yazmış olduğu kitabın kapağında yer almadığını ve yazarın kitabın önsözünde kendisine eşlik ettiklerine veya yardım ettiklerine dair herhangi bir imada bulunmadığını söylemiştiniz.
Müslüman kardeşlerim inşa ettiğiniz kardeşlik efsanesine olan inancınız sarsılmasın diye itiraz kültürüne dayanarak belki buna karşılık verecek ve şöyle diyecek: Birçok edip, eleştirmen, aydın ve aralarında akademisyenlerin de olduğu ilim adamları arasında takip edilen bir gelenek söz konusu idi. Buna göre kendilerine kitap yazımı esnasında bilgileri ile destek veren, kaynaklar konusunda yol gösteren hatta metinleri aktaran, kitabın referans kısmına yardımcı olan veya bazı maddelerin hazırlık aşamasında yer alan kişilerin isimlerini yazmayı ihmal etmekti. Bununla birlikte okurun gözünde müellifin ve kitabının kıymetini düşürmesinden çekinerek kullandıkları kaynakların ismini dahi zikretmezlerdi!
Sözlerine şöyle diyerek devam edecek: “Şehit” Seyyid Kutub, zamanında yaygın olan bu geleneğe bağlıydı. Bu, bu iki ismin zikredilmemesini bize açıklayacak en önemli hatta doğrudan sebeptir. “Şehit”, kurban olmaya ve canını feda etmeye meyilli bir yaradılışa sahip. (Bu noktada bir dipnot: Müslüman Kardeşler, Kutub hakkında her şeyi kutsallığa yaklaştırarak sundu.) Kitabı okuduğunda bunun Abdülnasır iktidarı için bir tehlike içerdiğini ve ucunun hem kendisine hem de Muhammed Yusuf Havvaş ve Abdülfettah İsmail’e dokunacağını biliyordu. İki arkadaşını kurtarmak için kendini feda etmeye niyet etti. Bu hareketi, Müslüman Kardeşler Cemaati’nin Kurtuluş Risalesi’ni de doğruluyordu. “67 yenilgisi, Şehit’i asmasının karşılığında Nasırî rejimi için vaktinde gelen ilahi bir cezadır. Bu ceza sonrasında Mısır’da ve Arap dünyasında birçok insan hak dine yöneldi.”
Bu noktada ona bir sorum olacak: Biliyorsun ki Abdülfettah İsmail dışarıdaydı. Yani Tora Hapishanesi’ne bağlı bir sanatoryumda Seyyid Kutub’a eşlik eden Muhammed Yusuf Havaş gibi değildi. O halde, kitap yazımında o ikisine eşlik ettiğini nasıl söyleyebilirsin?!
Arkadaşımız bize şu cevabı verecektir: Bu şüphenin basit bir cevabı var. Emine ve Hamide, kardeşleri Seyyid’i ziyaret etmek için sık sık hapishanenin sanatoryumuna uğruyorlardı.
Seyyid, o ikisinden Abdülfettah ile iletişime geçmelerini istedi. Bundan sonra o ikisi Abdülfettah ile Seyyid Kutub ve sanatoryumdaki arkadaşı arasında iletişim hattı oldular. Kitabın hazırlık aşamasında; kitabın konusunu netleştirmek için yapılan tartışmaları Abdülfettah’a, onun bu konudaki görüşlerini de hapishaneye iletiyorlardı. İkinci aşamada bu işi yaparken o ikisi ile uyum içerisinde olsun diye Abdülfettah’ın yazdığı paragraf ve bölümleri de ilettiler. Ona da hapistekilerin yazdıklarını… Unutma, onun hür oluşu, halk kütüphanelerinde bulunan ve Seyyid Kutub’un da referans gösterdiği kaynaklara erişimine ve hadis kitaplarında yer alan metinleri kendi el yazısıyla kopyalamasına,böylece kitaptaki fikirlerin değerinin artmasına ve yazılanların delillendirilmesine yardımcı oldu.
Şu sözlerle onunla olan tartışmamı sonlandıracağım: Burada Havvaş ve Abdülfettah’ı sınırlı da olsa kitabın yazımında Seyyid Kutub’a eşlik etmekten men eden basit bir engel var, ki o da, bu ikisinin entelektüel bakımdan yarı ümmi olmaları.
İhvanlı arkadaşımız ısrarını sürdürmekten geri durmayacak ve şöyle söyleyecektir: Seyyid Kutub, Havvaş’a dikte etmiş o da kendi el yazısıyla yazmış olmalıdır. Bu da Abdülnasır’ın zebanileri nezdinde kendisini suçlu çıkaran somut bir delil olmuştur. Abdülfettah’a gelince, tamamlandıktan sonra kitabı, resmi izin almadan bastığı için tehlikeye atılan bir matbaaya götürdü. Onu denetledi ve matbaa ücretini kendi cebinden ödedi. Siyasi bildiriler dağıtır gibi gizlice dağıtımını yaptı. İşte ikisini Abdülnasır’ın nezdinde idamlık kılan suçları bu.
Bu, gerçekle alakası olmayan saçmalıkları savunan ve uzun bir süre insanları aptal yerine koyan Müslüman Kardeşler mantığı.
Sayın Delal, biliyor musun, Seyyid Kutub Mısır’da ve Arap dünyasında kitaplar yazmasına izin verilen tek mahkûmdur. Bunu bilmen gerekirdi zira sen, ilk gençlikten bu yana komünizmi savunan ve partizan bir memurdun. 80’lerin başından beri de İslamcıların yanındaydın.
Seyyid Kutub’un hapishanede kitap yazma hakkı elde etmesinin bir hikâyesi var. Özetle, Ürdünlü âlim Abdullah el-Hubbas’ın Seyyid Kutub’un “Fî Zılali’l-Kur’an” adlı meşhur tefsirini yazdığı koşullar ve aşamaları hakkında anlattıklarını aktaracağım. O şöyle diyor: “… Seyyid’in hapishanesi, henüz hapse girmeden Arapça Kitapları Yaşatma Evi ile arasında imzalanan bir sözleşme sebebiyle tefsiri tamamlamasına engel olmadı. Yazmaktan men edildiğinde, yayınevi hükümete tazminat davası açtı ve davayı kazandı. Bu durum hükümeti kararından caydırdı ve Seyyid’e hapiste yazma izni verdi. Şeyh Muhammed el-Gazzali’yi de Seyyid’in yazdıklarına din sansürcüsü olarak atadı!!”
Abdülnasır’ın Şeyh Muhammed el-Gazzali’yi bu kitaba ve onun diğer kitaplarına sansürcü olarak tercih etmesi, rastgele değil Sayın Delal. Muhammed el-Gazzali, Seyyid Kutub’a öfkeliydi. Abdülnasır da bunu biliyordu. O’nu bunun için seçti. Böylece onun, yazdıklarını kontrol ederken, derinlerde saklı duygusal eğilimlerini tahmin etmek ve yazdıklarına karşı üstünlük sağlamak amacıyla hoşgörülü davranmayacağını garanti altına almış olacaktı.
Gazzali’nin başlarda Seyyid Kutub’a yakın olduğunu ve 40’lı yıllarda benzer bir ilgiye mazhar olan tek kardeşlik figürü olduğunu sen kesin bilmiyorsundur. Popüler yazar, edib ve eleştirmen Seyyid Kutub’un ilk iki kitabı “İslam ve Ekonomik Durumumuz” ve “İslam ve Sosyalist Yöntemler”den ötürü övülmesine çok seviniyordu. Son kitabı “İslam’da Sosyal Adalet” ilk baskısında onun başvuru kitapları listesindeydi. Gazzali, o zamanlar genç ve çalışkan bir yazardı. O dönemlerde Seyyid Kutub’un Müslüman Kardeşler’in yazdıklarına önem vermediği, onlar hakkında yazmadığı ve 1953 yılında cemaate katıldıktan sonra bile onların İslam hakkındaki yazılarına değinmediği biliniyordu!
Aslında o Seyyid Kutub’u ve onun gazeteci bağlantılarını göz önünde bulunduruyordu. Halid Muhammed Halid, onun biyografisini kaleme alırken Seyyid Kutub’un 1947-48 yılları arasında başyazarlığını yaptığı “Yeni Fikir” dergisi hakkındaki sözlerine yer vermekle bu iddiayı destekler. Sonra ona düşman oldu. Düşmanlığının sebeplerinden biri, Seyyid Kutub’un Müslüman Kardeşler’in ilk İslamcı yazarı vasfıyla kendisini yerinden etmesidir. Bu durum, kültürel planda ve çağdaş meseleler ile İslami meselelerdeki kuramsallaştırma yeteneği bakımından kendisine olan üstünlüğünden ileri geliyordu.