Korkutan savaş
İsrail Parlamentosu, Başbakan ile Savunma Bakanı’na genişletilmiş olan Bakanlar Kurulu’na başvurmadan savaş açma yetkisi vermeye karar verdi. Neden? Bunun nedeni Kurul’un tereddütlere neden olması korkusu mu yoksa tartışmaların karar alma hızını yavaşlatması mı? Savaş kararı, her yerde ve her
İsrail Parlamentosu, Başbakan ile Savunma Bakanı’na genişletilmiş olan Bakanlar Kurulu’na başvurmadan savaş açma yetkisi vermeye karar verdi. Neden? Bunun nedeni Kurul’un tereddütlere neden olması korkusu mu yoksa tartışmaların karar alma hızını yavaşlatması mı? Savaş kararı, her yerde ve her zaman korku ve cesaret, kararlılık ve tereddüt, siyasi ve askeri hesapların iç içe geçtiği bir çeşitlilik halini içerisinde barındırır. Savaş, düşmanınızın askerlerini öldürmek demektir ve bunu gerçekleştirmek için de vatan evlatlarının ölmesi demektir. İsrail’in savaşlarında toplumsal olan, tarihi ve teolojik olanla içi içe geçmiş durumdadır. Ordusu öncelikle askerlerden oluşmakta, farklı kültür ve ülkelerden gelen farklı sosyal dokulardan meydana gelmektedirler. Dolayısıyla uzun savaşlara giremez ve en son teknoloji uçakların kullanıldığı vurucu hava gücüne ve ABD hava kuvvetlerinin desteğine güvenir.
Savaş kararı her halükarda korkutur. İsrail’in 1967’de Mısır, Suriye ve Ürdün’e karşı başlattığı savaştan önce Yahudi devleti büyük bir kâbus yaşadı. Aynı zamanda Savunma Bakanı olan Başbakan Levi Eşkol, Mısır’ın Tiran Boğazı’nı kapatma kararından ve BM Genel Sekreteri U Thant’ın BM birliklerini geri çekme talebini reddettikten sonra savaş kararını onaylama konusunda isteksizdi. İsrail’in genelkurmay başkanları, Başbakan’a savaş için kararlılıklarını sundular. Savaşa hazır oldukları söylediler. General Moşe Dayan’ın Savunma Bakanı olmasını talep ettiler. Başbakan onlara boyun eğmek durumunda kaldı, taleplerini karşıladı ve savaşa hazırlandı.
Levi Eşkol savaştan mı korkuyordu yoksa siyaset kapılarının tamamen kapanmadığını mı gördü? ABD ile Sovyetler Birliği’nin krizden çıkış yolunu bulması mümkün müydü?
Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ise Tiran Boğazı’nın kapatılmasının ve BM kuvvetlerinin geri çekilmesinin İsrail’e savaş ilan etmek anlamına geldiğinin farkındaydı. Fakat Sovyetler Birliği ondan savaşı başlatan taraf olmamasını istedi.
İki taraf arasındaki “Savaş Hali”nin bizzat kendisi bir korku yaratmıştı.
Savaş, güzelliklerin ve çirkinliklerin bulunduğu bir kap gibidir. İçerisinden zafer ve yenilginin kokusu yayılır. İlki ikinciden doğar ve tersi de her zaman mümkündür. İsrail, Araplara karşı iki savaşa girişti. Bunlardan ilki Filistin’in bölünmesine yönelik BM kararında Yahudiler için planlanandan daha fazla toprağın işgal edilmesine yol açan Filistin Savaşı’dır. Diğeri ise ABD ile Sovyetler Birliği’nin ve Mısır’a karşı saldırıda ortakları olan Fransa ve İngiltere’nin Sina’dan çekilmeye zorladıkları Süveyş Savaşı. İlkinde zafer, ikincisinde ise hayal kırıklığı yaşandı. Bu da savaş durumunun çok renkli olduğunu ve farklı sonuç verdiğini göstermektedir.
30 Eylül 1938’de Nazi’lerin iktidarındaki Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya Münih Antlaşması’nı imzaladı. Bu, ağırlıklı olarak Almanca konuşan Çekoslovakya’nın Südet bölgesinin Almanya’ya verilmesini öngören bir antlaşmaydı. İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain, dünya savaşından kaçınmanın yolunun bu anlaşmanın imzalanmasından geçtiğini savundu. Ama o zamanlar İngiliz politikacı Winston Churchill ona şiddetle karşı çıktı ve şunu söyledi:
“Bu antlaşma cehennemin kapılarını Avrupa’ya açacak ve kapsamlı bir savaşa neden olacaktır. Çünkü bu antlaşma Hitler’in daha fazla toprağı ele geçirme iştahını açacaktır.”
Chamberlain’in Hitler’e yönelik tavrı “yatıştırma” politikası olarak adlandırılıyordu. Ama gerçekte bu bir savaş korkusu haliydi. Dünya, özellikle Avrupa, Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarından henüz kurtuluyordu ve ilk savaşın kanının kalıntılarından kaynaklanan görüntüyü kaldırmak için çabalıyordu. Bütün bunlara maceracı bir çılgın neden olmuştu: Adolf Hitler…
Savaşın korkusu, dolduruşa gelmenin harareti, şovenist ve ırksal nefret nedeniyle geriler. Ruhlarda bir dinginlik yayılır ve barış cennetini temin eden hayata dair ne varsa yavaş yavaş zihinlerden silinir gider.
Winston Churchill savaş karşıtlığına neden olan korkuyu gidermeyi başarabilen kurnaz bir politikacıydı. İngiliz halkına “Sizin sadece kanınız, gözyaşlarınız ve terleriniz var” dedi. Böylece savaşın eşiğinden döndüren korkuyu ortadan kaldırdı. Hitler’in Polonya’yı işgalinden sonra Churchill’in öngörüleri gerçekleşti. Chamberlain’in popülaritesi geriledi. Siyaset sahnesinden çekildi ve yerini Winston Churchill’e bıraktı.
Sovyet lider Stalin ve İtalyan Mussolini, her bir gelişmeye korku tepkisi veren, savaş bakış açısıyla bakan iki siyasi figürdür. Stalin, Hitler’i Paris’i işgal etmesi nedeniyle tebrik ederek temasa geçti. Mussolini ise tebrik etmekle yetinmedi, bilakis Hitler ile birlikte Fransa ve İngiltere’ye savaş ilan etti. Hitler ve Mussolini’den iç savaşta destek alan İspanyol lider General Franco tarafsızlığı benimseyerek bu savaştan uzak durdu.
1962’de dünyayı bir ateş bulutu kapladı ve Küba’daki Rus füze krizi yüzünden Sovyetler Birliği ile ABD arasında uyarı savaşı patlak verdiğinde savaş baronları ortaya çıkmaya başladı. Kruşçev, füzelerini Amerikan topraklarından birkaç mil uzaktaki Küba’ya yerleştirdi. Bilgiler Washington’a ulaştığında Başkan John F. Kennedy, Avrupalı müttefiklerini aradı. Fransızlar Küba’da Sovyet füzelerinin varlığını onayladılar ama Ruslar bunu reddetti. Gerilim tırmandı ve dünya küresel bir savaşın eşiğine geldi. Sovyetler, savaş makinelerini zihinlerden ve yerden sökmek için geri adım attı ve acil düzenlemeler yaptı. Savaş kaybolmuş ve başı öne düşmüştü. Bugün birden fazla uluslararası taraftan sindirme ve tehdit sesleri yükseliyor ve birden fazla yerde çatışmalar alevleniyor. Ancak korku bir güçtür ve zihinlerde yapacağını yapıyor. Karar mekanizmalarında silahlı bir varlığa dönüşüyor.
Uluslararası ilişkilerdeki siyasi gerilimin bir niteliği olan Soğuk Savaş, NATO ve Varşova Paktı gibi askeri güce sahip iki katalizörün sorumluluğundadır. Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa ile birlikte çöküşü, Berlin Duvarı’nın yıkılması, Avrupa Birliği’nin doğuşu ve Çin’in ekonomik bir güç olarak ortaya çıkışı, politikaları ve fikirleri değiştirdi. Küreselleşme insan vizyonunda ek bir güç haline geldi. Siyasi ve ekonomik dil, düşünme ve karar vermede yeni bir terminoloji ve çağdaş yaklaşımlar oluşturdu. Avrupa artık Sovyet iktidarına komşu olma korkusundan dolayı ABD’ye tabi bir güç değildir. Kuvvetin bileşenleri, kullanım verilerini ve sınırları değişmiştir. Öldürücü silah, düşmanlarını korkuttuğu ölçüde sahip olanı da korkutmaktadır. Bütün dünya, insanların umutlarını ve hayallerini körükleyen refah ve mutluluk uğruna kalkınmaya doğru ilerliyor ve küreselleşmiş kamuoyu sınır ötesi bir baskı gücü haline geliyor. “Korkutan savaş” bugün karar vericilerin masasındaki bir “varlık” durumundadır. Kuzey Kore liderinin başına çarpan değişiklik birçok kafaya daha çarpacaktır.