Kürt referandumu…..nedir, ne değildir?

Irak eski cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin Süleymaniye Kentinde yapılan cenaze töreninde tabutunun, Irak bayrağına değil de, Kürdistan bayrağına sarılı olmasının artık göz ardı edilemeyecek anlamlar taşıdığı aşikardır. Gerçekçi olmak gerekirse, bu olay, ‘Kuzey Irak Kürtlerinin’ Ara

Irak eski cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin Süleymaniye Kentinde yapılan cenaze töreninde tabutunun, Irak bayrağına değil de, Kürdistan bayrağına sarılı olmasının artık göz ardı edilemeyecek anlamlar taşıdığı aşikardır.

Gerçekçi olmak gerekirse, bu olay, ‘Kuzey Irak Kürtlerinin’ Araplardan, yani tüm Arap Milletinden, boşanma arifesinde olduğunu göstermektedir. Bu, bugüne kadar kesin ve resmi olmayan bir ‘boşanma’ olmasa da, nezaket ve incelik kurallarını bir tarafa bırakırsak, psikolojik boşanmadır.

Kuzey Irak’ta görülen psikolojik boşanmanın bir tezahürü de, Celal, Mesut, Mustafa, Selahattin ve Ahmet Muhtar gibi Arap ve İslam isimlerinin giderek kaybolması ve yerini Kamuran, Dilşad, Şivan ve diğer ulusal Kürt isimlerinin almasıdır. Görülen şu ki, ‘iki komşu’ arasındaki ilişkinin ‘arkadaşlığa’ dönüşmesi bugün itibarıyla zordur, çünkü ‘arkadaşlık’, her şeyden önce, karşılıklı güvene dayanır.

Kürt politik liderliğinin artık Araplara güvenmediğini iddia ediyorum. Ayrıca birçok Arabın artık Kürtleri kader, tarih ve coğrafyada ortak olarak görmediğini de iddia ediyorum.

Iraklı Kürtlerin Saddam Hüseyin’den ve ardılı Nuri el-Maliki’den çok çektiği bir gerçektir. Şurası da kesin ki, Iraklı Kürtler, Saddam Hüseyin dönemi zulmünden ve Nuri el-Maliki’nin Tahran’a boyun eğmesi gibi iki elim ve acımasız tecrübeye olan düşmanlığından dolayı suçlanmamalıdır.  Öte yandan, Kürtlerin Iraklılar ve Araplarla uzun zamandır devam eden tüm ilişkilerinde, Araplar tarafından haksızlığa uğradığını ve reddedildiğini, kasıtlı olarak marjinalleştirildiğini ve ulusal kimliklerini ortadan kaldıran dengesiz bir ilişki içinde olduklarını inkar etmek te haksızlıktır.

Diğer milletlerde olduğu gibi, Arap dünyasında da asabiyetler (aidiyetler) görülür. Arap dünyasındaki bu aidiyetler bazen dini bazen de mezhepsel olarak tezahür eder. Fakat çoğunlukla kabilelere ve aşiretlere bağlılık şeklindedir. Arap dünyasında şovenizmin hakim olmadığı dönemlerde, Araplar bir Kürt Başbakan ya da bir Kürt valiyi kabul etmekte beis görmedikleri gibi, bir Türkmen, bir Çerkes ya da Boşnak başbakan veya valiyi de kabul etmekte tereddüt etmedi. Yakın Doğu’nun çoğu Osmanlı döneminden önce Eyyübi hanedanlığı ve Memlukların nüfuzu altında kaldı ve Kürtlere karşı- Kürt oldukları için- sistematik ayrımcılık uygulanmadı.

Kendim, Kürtleri seven ve aralarında yıllarca yaşayan bir babanın oğluyum. Bildiğim kadarıyla, Irak’ın daha sonraki dönemlerinde, yani Irak’ın İngiliz mandasında ve sonra bağımsızlığına kavuştuğu dönemde, yani “1920 sonrası Irak’ta”, özellikle de Kürtleri hedef alan herhangi bir ayrımcılığın yapılmadığını söyleyebilirim.Kürtlerin genel durumu Irak’ın diğer bileşenlerinin yaşadığı koşullarla aynıydı. O dönemin Irak’ında ünlü Kürt şahsiyetlerin isimleri öne çıktı; Celal Baban, Cemal Baban, Orgeneral Bekir Sıtkı, Muslihettin Nakşıbendi ve 1958 devriminden önceki son Irak başbakanı Ahmet Muhtar Baban bu ünlü isimlerin en önde gelenleri arasındadır.

Bu vakaların tümü birer gerçek. İllüzyon veya yapay dünyasında yaşamaya alışmış yada ezilmeye razı herhangi bir Arap vatandaşı değilsek, bölgede olan biten tehlikeyi anlamaya çalışmalıyız. Hatta ufuklarımızı biraz genişletip, Batı Avrupa’da neler olduğunu takip eder, aynı zamanda Amerika’yı da izlersek, bu tehlikenin bölgemizle sınırlı olmadığını da anlayabiliriz.

“Ulus-devlet” kavramı modern bir kavramdır ve bu nedenle “ulusal sınırlar” da modern bir olgudur.

Batı ve Orta Avrupa ülkelerinin en önemlisi olan Almanya’nın ‘milliyetçi’ kimliğinin kristalleştirmesi ancak ondokuzuncu yüzyılda gerçekleşmiştir. Bu dönemlerden önce, İspanya Kralı İkinci Charles’ın (1701-1714) varisi olmaksızın vefatı üzerine, Batı Avrupa’nın neredeyse her yerinde görülen veraset savaşları, kıtanın siyasi olaylarını ve ülke sınırlarını belirlemede etkin rolü oynamıştır.

Peki, Doğu Avrupa’da durum neydi? Doğu Avrupa’da ‘ulus devletler’ ne zaman ortaya çıktı? Kafkasya’da ne oldu? Rus Çarlık İmparatorluğu nasıl gelişti? Sovyetler Birliği’nde bir şekilde ‘çoğulculuk’un resmi olarak tanınmasından önce Rus İmparatorluğunun içindeki halkların, ırkların, çeşitli dinlere mensup insanların ve çok dilli toplumların durumu nasıldı? Ukrayna’da günümüzde yaşanılan olaylar, eski uygarlıklarının mirası değil mi? Ukrayna’nın bir bölümünde, Ortodoks Rusların çoğunlukta olması, Doğu’sunda ise Katoliklerin çoğunlukta olması … ve bazılarının Polonya kökenli olması da bu mirasın etkilerinden değil mi?

Günümüz dünyasında terimlerin tanımlanmasında sistematik bir bozukluk ve büyük farklılıklar vardır. Terimlerin tanımı da buna bağlı olarak farklılık gösteriyor … aynı zamanda çıkarların tanımı da.

Brexit’den sonra, Avrupa, Schröder’in, Charles de Gaulle, Konrad Adenauer ve Paul Henry Spank’ın öncülerinin rüyası olmaktan çıkmıştır artık.

Avrupa, ve Avrupa’nın tüm yönleri bir fikir, bir terim ve çıkarlar sistematiği olarak yeniden tanımlanmalıdır. Kıtayı oluşturan politik yapıların uyumluluğu ve birbirini tamamlaması artık mutlak doğrular olmaktan çıkmıştır. Bu yapılar, farklı düşünceler, koşullar ve karşı koşullara bağılıdır. İskoçya petrol fiyatlarının yükselmesini bekliyor ve Katalonya ekonomik boykotu engellemeye çalışıyor. Diğer ayrılıkçı projeleri düşleyenler ise, globalleşmenin yok olmasına paralel ‘ırkçılığın’ kabuğuna çekilmesiyle birlikte, entegrasyon ve bütünleşik ‘Batı Medeniyeti’ sloganından uzaklaşarak kar ve zarar hesaplarını inceliyorlar.

Avrupa’yı kenara bırakalım ve Kuzey Amerika’ya bakalım, Kuzey Amerika daha mı tutarlı?

‘Yeni Dünya’nın en büyük göçmen devleti olan Amerika Birleşik Devletleri’nin, sağcı Devlet başkanı Donald Trump, Güney’den gelen göçten kurtulmak için Meksika ila ABD arasında, fakir Meksikalıların ceplerinden aldığı parayla, bir “ayırma duvarı” inşa etme konusunda ısrarcı! Nitekim Trump, Amerika’nın ekonomik refahını ve sanayi tabanını korumak için Meksika’ya yapılan işlerin “ihracı”nı (Meksika’ya geçişini) engelliyor … Böylece, Meksika’nın fakirleri daha da yoksullaşıyor. Bu nedenle göç etmeyi ve “duvar”ı aşmayı istiyorlar!

Buna karşın, Kanada’nın genç liberal Başbakanı Justin Trudeau, etnik, dini, dil çeşitliliğiyle ünlenen ve kayıtlara geçen hükümetini yönetmekten mutluluk duyuyor. Çünkü, O’na göre bu hükümet  “Kanada’nın tıpkı basımı veya bir ayna görüntüsü”. Trudeau, dün bir Lübnanlı akademisyeni ülkenin bilimsel danışmanlığına atarken, iktidardaki Liberal Partiyle rekabet eden solcu Yeni Demokrasi Partisi, Sih dinine mensup genç bir Hint kökenli avukatı lider olarak seçti.

‘Dostluk’ ve ‘iyi komşuluk’ ilişkilerini yerle bir etmeden ve ‘geri çekilmenin mümkün olmadığı çizgiyi’ geçmeden önce Kürt kardeşlerimizin tanıması gereken dünya bu.

Coğrafyanın etkisiyle, dünya halkları ‘komşularını’ seçemez, ancak onları ‘arkadaş’ ya da ‘düşman’ yapabilir. Nüfusun milyonlarca ya da on milyonlarca olması da bağımsızlık garantisi vermiyor. Aksi takdirde ikisi de Hindistan devletinin eyaleti olan 205 milyon nüfusa sahip Uttar Pradesh eyaleti ile 3 milyon nüfuslu Manipur eyaletinin statüsü aynı olur muydu?

Türkiye ve İran, boyutlarını, ağırlığını ve uluslararası durumdan istifade ederek Kürt referandumuna meydan okuyorlar. Ortadoğunun bu iki önemli ülkesi yanı sıra, Avrupa’da İspanya hükümeti de ayrılıkçı Katalonya referandumunda aynı tutumu gösteriyor. Şunu da düşünmekte yarar var, Güney’in ayrılıkçılığını zamanında kabul etmiş olsaydı, günümüzde Amerika Birleşik Devletleri bildiğimiz Amerika Birleşik Devletleri asla olmazdı.

Siyasette, sadece iç arzuyu değil, dış koşulları da hesaba katan dikkatli ve ince hesaplamalar yapılmalıdır.
Zaman faktörü ve çifte standartların ne denli tehlikeli olduğuna dikkat edilmelidir. Bununla birlikte, devletlerin duruşlarının değişimi ve ittifakların yön değiştirmesine de dikkat edilmesi en az onun kadar önemlidir.