Mevdudi’nin tekfirci kitaplar üzerindeki etkisi
Mevdudi Dıhlevi Camiinde “Bugünkü Müslüman gençlerin görevi” başlığı altında yaptığı konuşmasında, tüm İslam ülkelerini aynı kefeye koyarak tamamının Batı kültürü ve medeniyetinden etkilendiğini ve aynı derecede bir laikleşme ve yabacılaşma hastalığına maruz kaldıklarını vurgulamıştır. İslam ülkeler
Mevdudi Dıhlevi Camiinde “Bugünkü Müslüman gençlerin görevi” başlığı altında yaptığı konuşmasında, tüm İslam ülkelerini aynı kefeye koyarak tamamının Batı kültürü ve medeniyetinden etkilendiğini ve aynı derecede bir laikleşme ve yabacılaşma hastalığına maruz kaldıklarını vurgulamıştır.
İslam ülkeleri ve hükümdarlarının, İslami hükümetlerin, İslam’dan uzaklaşma ve İslam’ı Müslümanların hayatlarından uzak tutma ve onu ötekileştirme iradesi noktasında aynı derecede kusurlu olduğunu ifade etmiştir. Ve Batı sömürgeciliğinin hedefini, bütün Müslümanları İslam yolundan uzaklaştırmak, İslami olmayan bir hayata onları alıştırmak, Batı kültürü ve medeniyetinin onların arasında yayılmasını sağlamak şeklinde sınırlamıştır. Mevdudi bu sözlerini bilgisizlik ve kafa karışıklığından dolayı söylemiyor. Kendisi Modern kültüre vakıftır ve ilim sahibi bir âlimdir, aksi bir itham da kendisine yöneltilmemiştir. Ancak burada bilginin kullanımı ve dirayet noktasında bir yanlışlık söz konusudur. Aktardıklarının bilimsel ya da objektif bilgiler olması, doğru ve güvenilir olması, hak ve isabetli olması, sözleriyle iddialarının tutarlı olması, kendisinin öncelediği konular değildir. Amacı -Batı kültürünü belli bir dereceye kadar bilmesine rağmen büyük bir bağnazlıkla – tüm Müslüman toplumlar ve hükümetlerine ve Batının kültür ve medeniyetine karşı “köklü bir darbe eylemini” teşvik etmektir.
Teşvik ettiği bu eylemden, Suudi toplumu gibi kültür, eğitim, yasal mevzuat ve yaşam tarzı konusunda oldukça muhafazakâr, Batılı modernleşme eğiliminden doğrudan etkilenmemiş ve geleneksel İslam toplum yapısını hassasiyetle muhafaza etmiş bir toplumu dahi istisna etmemektedir. Binaenaleyh “Suudi Arabistan’daki eğitim politikasını” neden Hintliler ve Araplardan İslami Hareket sahipleri bu şekilde formüle ettiğini anlıyoruz. Çünkü bu ülkelere göre Suudi toplumu, Batı tarzında -farklı derecelerde olabilir- modernize olmuş diğer Arap ve İslam toplumlarıyla aynı statüdedir.
Önceki yazımızda belirttiğimiz gibi Mevdudi İslami gençliği mütereddit bir konuma sokmuştur, zira vermiş olduğu konferansın içeriği ile sonuç kısmındaki nasihatler birbiriyle çelişkili durmaktadır. Sonuç ve içerik arasında bir tutarlılık söz konusu değildir. Tavsiye niteliğindeki sonuç kısmı son derece kısadır ve kapalı/anlaşılmaz bir üsluba sahiptir. Konuşmanın ana metni ise içerik olarak tam tersi bir mahiyete sahiptir. Dinleyiciler sonuç kısmında duyduklarını ne bu konuşmanın yapıldığı esnada ne de 70’li, 80’li, 90’lı yıllar gibi sonraki zamanlarda bir daha duymadılar.
Tavsiye niteliğindeki sonuç kısmını zayıflatan ve anlamsız kılan şu sözleri var mesela: ”Bizim bakanlıklarda görev almamız yanlıştır ve ilkelerimize uymamaktadır. Bazıları; ‘görev almamız, hedefimize bir adım daha yaklaştırmış olacak’ şeklinde sözler söyleyebilir, ancak bu hatalı bir bakış açısıdır. Çünkü edindiğimiz tecrübeler göstermektedir ki bu türden çalışmalar olumlu neticeler vermemektedir. Hükümeti idare edenler, iç ve dış politikaları tasarlayanlardır ve onlar çıkarlarına, heva ve heveslerine göre hareket etmekteler. Yüce amaçlarla ve iyi niyetle bu görevleri alanlar bir süre sonra onlara ayak uydurmakta ve nihayetinde onlar gibi olmaktadır. Onlar da bu kimseleri ellerinde birer araç olarak kullanmakta ve istedikleri gibi yönlendirmektedir”
Mevdudi bu sözleriyle, dini cemaatleri hükümetlerde görev almamaya, onlarla işbirliği yapmamaya ve onları tamamen boykot etmeye çağırmaktadır. Zira kendisine göre bunda hiçbir maslahat yoktur. Bu sözleri, İslami idarecileri sömürgecilikten sonraki bağımsızlık döneminde İslam’a ihanet etmekle suçlamasıyla örtüşüyor. Mevdudi’nin bu sözleri bir tarafa, söylediği şeylerin birçoğuna kendisi de bağlı kalamamıştır. Belki de bunun istisnası Cumhurbaşkanı Enver Sedat döneminde Mısır’daki Cihad örgütleridir. Zira ılımlısı radikali bütün cemaatler, hükümette görev almamaya çağrı yaptılar ve bu çağrıya bağlı kaldılar, hatta daha da ileri giderek İslam Devletini kurma, Allah yolunda Cihad etme adına dünyanın neresinde olursa olsun İslami hükümetlere savaş açmanın vacip olduğunu söylediler. Bu cemaatlerin yaptığı çağrının bir benzerini Muhammed Abdusselam Ferec’in “Kayıp Farz: Cihad” adlı eserinde görmekteyiz.
Mevdudi’nin, dini cemaatlerin hükümet kademelerinde görev almaması gerektiğine dair görüşünü kanıtlamak için kullandığı argümanların bir benzerini Muhammed Abdusselam Ferec de kullanmıştır. Ancak bilgisinin sığlığı, düşünce yapısının ve kullandığı dilin basitliği hemen göze çarpmaktadır.
Ferec, istenen İslam Devletini gerçekleştirmenin tek yolunun Mısır Hükümetine karşı hemen cihad ilan etmek olarak görmeyen, yani kendisi gibi düşünmeyen dini cemaatlere reddiye mahiyetinde, o seviyesiz tekfirci kitabında şunları söylemektedir:”Bazıları diyor ki; ‘Müslümanlar devlet kademelerini ele geçirmek için çabalamalıdır. Kurumlar Müslüman doktorlar (!), Müslüman mühendislerle (!) doldurulmalıdır. Böylece, kâfir rejim kendi kendine ve çaba harcamadan düşer, Müslüman idareciler de kendiliğinden oluşmuş olur…’ Bu konuşmayı ilk kez duyan kişi, bir fantezi ya da şaka olduğunu düşünür, ancak İslami çevrelerde bu şekilde felsefi yorumlar yapanlar var. Bu sözlerin Kur’an ve Sünnet’te bir karşılığı olmadığı gibi şartlar böyle bir durumun gerçekleşmesine müsait değildir… Diyelim ki Kurumlar Müslüman doktorlar (!), Müslüman mühendislerden (!) oluştu, onlar da bu devleti inşa etmiş olmuyorlar mı ve bu makamlara ulaşabilmek için bu rejim ile tam bir işbirliği içerisinde olmayacaklar mı? Elbette ki olacaklar.
Mevdudi konuşmasında ne söylemiş ise Şeyh Halid İslambuli hiçbir kıymeti olmayan kitabında yalın sözlerle, cehaleti ve sığlığı yansıtan sert ve katı ifadelerle şunları söylemektedir:
“Bu asrın en temel özelliği İslam’dan yüz çevrilmiş olması (irtidad) ve sömürgeci zihniyetin benimsenmiş olmasıdır… Bunların Haçlı, komünist ya da Siyonist olması fark etmez. Bunların Müslüman bir ismi taşımaları, namaz kılmaları, oruç tutmaları ve Müslüman olduğunu iddia etmelerinin hiçbir kıymeti yoktur.”
Selef ve imamlar bunlarla savaşma hususunda ittifak etmişlerdir. Onlarla ilk savaşan Ali b. Ebi Talibtir. Müslümanlar hala Ümeyye oğulları ve Abbas oğullarının yaşadığı Emirler dönemindeydi. Haccac ve arkadaşları da onlarla savaşmıştır.(Burada Haricilerle savaşmanın vacib olmasından bahsediyor. Yani şu anki Müslümanları dinden dönmüş Hariciler olarak nitelemektedir!) Bütün Müslüman Liderler bunlarla savaşmayı emretmiştir. Günümüz devlet başkanları zekât vermeyi reddeden kabileden, Haricilerden ve Faiz’li kazançtan vazgeçmeyi reddeden Taif halkından daha fazla İslam’a başkaldırmışlardır. Bunlarla savaşma konusunda tereddüt yaşayanlar İslam’ı bilmeyen en cahil insanlardır. Bulundukları yerde öldürülmeleri gerekir. Bazılarının istemeden bu durumda olmaları durumu değiştirmez.”
Mevdudi yaptığı konuşmada, mevcut koşullarda İslam’ın işlerini ciddiyetle yürütmek için Müslüman bir gencin yapması gerekenleri anlatıyor:” Zayıf temeller ve sağlam olmayan kurallar üzerine İslami bir rejim kurmaya çalışmayın. Bilakis bu konuda sabırlı olun. Çünkü başarmak istediğimiz hedefler, büyük insani değerleri tashih etmek, uzun bir süredir yaşadığımız irtidad (İslam’dan dönme/yüz çevirme) döneminde kaybolup giden bu değerleri İslam’ın katına tekrar geri döndürmektir.”
Elbette ki Mevdudi bu ifadeyle, İslam’ın erken dönem irtidad hadiselerini kastetmiyor. Zaten kendisi kitabının hemen başında ilk dinden dönmenin Hz. Osman dönemiyle başladığı ifade etmektedir.
Her ne kadar Abdusselam Ferec, Mısır’daki ve diğer ülkelerdeki bütün Cihatçı ve tekfirci Sünni cemaatler Seyyid Kutub ve Mevdudi’den etkilenmiş olsalar da bu konuda aynı düşünmüyorlar. Bunlar irtidad/Ridde dönemi için İslam tarihinin o ilk çalkantılı dönemlerine kadar gitmiyorlar, bu dönemi İrtidad dönemi olarak kabul ediyorlar.
Mevdudi’nin öğrencisi Ebu’l-Hasen en-Nedvi bu konuda özel bir bahis açarak “Ebubekir’in olmadığı Ridde” adıyla bir eser kaleme alarak hocasıyla ters düşmüştür. Nedvi’nin konuşmalarından oluşturulan bu kitapçık, 1962’nin ortalarındaki Mevdudi’nin Mekke’de Dıhlevi Camiinde yaptığı konuşmadan önce basılmıştır. Bu kitapçığın günümüze kadar birçok baskısı yapılmıştır. 1967’den itibaren, ilk kez 1951’de basılan “Yeniden İslam’a” adlı kitabının içine eklendi. O tarihten bugüne kadar kitabın son baskıları bu şekilde basılmış oldu. Yukarıda bahsi geçen kitapçıkta, öğrencisi Nedvi hocasından farklı olarak, gerçek anlamda Ridde’nin, Batının gelip bizi silip süpürdüğü çağdaş ve modern Ridde olduğunu ifade ediyor. Buna karşılık hocası Mevdudi her ne kadar son dönemde yeni bir şekil almış olsa da İslam tarihinde bu Ridde’nin bir karşılığı ve bağı olduğunu düşünüyor.
Başta tekfirci ve cihatçı cemaatler olmak üzere bütün İslamcılar Ebu’l-Hasen en-Nedvi’nin Ridde anlayışını benimserler. Meseleyi erken dönem Ridde hadiselerine (Hz. Osman ve sonrası) kadar götüren ilk hocaları Mevdudi’ye katılmazlar.
Konuya inşallah diğer makalemizde devam edeceğiz.