Mezhepçiliğe Karşı: Radikalizmin arka planındaki tartışmalar

Dini ve İslami alanın köklerinde yer alan önemli kavramları gözden geçirmek bugünlerde zorunlu hale geldi. Körfez’de genç yeni nesil arasında ve sosyal düzeyde yeni bir bilinç ortaya çıkıyor. Küreselleşme, modernlik ve kentleşme hareketleri yeni genç neslin yaşam tarzlarını cep telefonlarından başla

Mezhepçiliğe Karşı: Radikalizmin arka planındaki tartışmalar

Dini ve İslami alanın köklerinde yer alan önemli kavramları gözden geçirmek bugünlerde zorunlu hale geldi. Körfez’de genç yeni nesil arasında ve sosyal düzeyde yeni bir bilinç ortaya çıkıyor. Küreselleşme, modernlik ve kentleşme hareketleri yeni genç neslin yaşam tarzlarını cep telefonlarından başlayarak medyaya kadar yoğun bir şekilde kuşatıyor. Bu da kavram ve içerik düzeyinde yeni sorunların çıkmasına yol açıyor.

Körfezli tanınmış sanatçı Abdulhüseyin Abdurrıza’nın aramızdan ayrılmasının akabinde, birbirine karışan dini ve sosyal tartışmalar; düşük seviyeli tartışmalardır. Fakat söz konusu bu tartışmalar, dini bakımdan nefret söylemlerine meşruluk kazandırma bağlamında cereyan ediyor. Bunu da sadece fıkhi içtihadi tezler aracılığıyla değil, aksine bilinç ve küreselleşmenin yaydığı hoşgörü kültürü üzerinden kavramlar şişirilerek yapılıyor. Bu durum; dini, kabile ve coğrafi çembere karşı birlikte yaşamayı dikte ediyor. İtidal ve ılımlılığın olmadığı yerde, sağlam bir kültüre dönüşebilecek bir bilinçtir bu. Aynı zamanda geçici sebeplerle siyaset dünyasını ve devlet mantığını uğraştırmaktan imtina eden  mezhepçi ve grupçu aşırılık yanlısı inanç akımlarını yeniden diriltmek anlamına gelmiyor. Tekrar egemen olmak için sosyal ve kültürel meseleler aracılığıyla ajandasını uygulamaya çalışıyor. Toplumsal çekişmeler ve dini muhalefet araştırmalarında meşhur Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’ya göre, din alanı interaktif ilişkilerin, çıkarların, maddi,  sosyal ve sembolik olanakların egemen olduğu rekabet piyasasına dönüşerek maslahatı ve meşruiyeti farklı olan tarafların çatışmasına boyun eğiyor. Bu da dini bilginin sembolik üretimini tekeline almak ve sosyal yapıya yansıtmak hedefiyle yapılıyor. İşte problem burada gizlidir. Çünkü kavramlardaki dini muhalefet sembolleri, aşırı ve hukuken suç sayılıyor. Aynı zamanda devletin egemenliğini ve dini, etnik ve bölgesel ayrımcılık yapmaksızın herkesi kapsayan devletin rumuzlarını sıkıntıya sokuyor. İşte bugün kaynağı ne olursa olsun nefret söylemini durdurmayı garantileyecek yasaları isteyenlerin sayısı bir hayli artmaya başladı. Ancak bu sorunları düzeltmek için itidal ve ılımlılığın sesini yeniden etkinleştirmeye, projeler, merkezler ve tezler aracılığıyla yaygınlaştırmaya ihtiyaç var. Aslında sözün özü bu, aşırılık, radikalizm, bozuk psikoloji ve sosyal atmosferin etkileşiminin karışık işlem sürecini gerektiriyor.

Cemaatçilik ve mezhepçilik , bugün Humeyni devriminin neden olduğu inanç ve siyasetin iç içe olması sebebiyle “Velayet-i Fakih” ve sınır ötesine geçen Şii Siyasal İslamı’nın ürünü olarak sıcak bir konu haline geldi. Bu şekilde mezhepçiliğin merci ve kaynakları çoğalmış olup iç içe geçmiş bir haldedir. Grupçuluk ve Mezhepçilik, düşünceyi din ve milletlere göre taksim etmeye dayalı miras açısından ele alındığında tarihi tecrübeden tamamen farklılaşıyor. Ki bu kavram, çağdaş anlamda günümüz modern Arap ulus devlet modeline kadar uzandı.  Aynı zamanda ulusal devlet ortaya çıkmadan önce ve çıktıktan sonra modernizm ve post-modernizm akımlarla bağlantılı platformların ihtilaflı olmasına rağmen, batının söz konusu kavramı ele alışı da farklıdır.

Mezhepçiliğin Akaid bazında ayrışmayı doğurması, esasında; inanç çatışmalarıyla sonuçlanmıştır. Başlangıcı Peygamberimiz’in (sav) ashabı arasında meydana gelen iç çatışma dönemine kadar gitmektedir. Aslında henüz Peygamberimiz hayattayken grupçuluğun belirtileri mevcuttu. Fakat Peygamber Efendimizin hikmeti gereği ve cahiliye döneminde yaşamış grupları ve aileleri müthiş bir şekilde kontrol etti. Resulullah’ın vefatının ardından Cahiliye döneminde varolan aşiretçiliğin büyük nefret ve ihtilaf mirası tekrar gün yüzüne çıktı.  Peygamber Efendimizin vefatından sonra halifeyi belirlemek için meydana gelen bölünme ve bunu takip eden fitne ve krizler, Emeviler devletinde zirveye çıktı. Ki Emevi devleti, dini devlet tabirinden ziyade aslında siyasi pragmatik eğilimlere sahipti. (Burada iki tarafın değerlendirmesinde ortaya çıkan hata not edilebilir.) Daha sonra hükümdarları kabile asabiyeti  dersinden büyük ölçüde istifade etmeye özen gösteren Abbasiler dönemi geldi. Kabileci ve mezhepçi kutuplaşma yoluyla soy ve nesep nedenlerinden dolayı yönetimde bireyselciliği tesis ettiler. Bu, muhalif grupları şekillendiren Haşimi ailelerin ortaya attığı aynı gerekçedir. Dolayısıyla bu durum, o vakitlerde Irak’ı mezhepsel bir çatışma sahasına dönüştürdü. Sadece inanç temelinde değil aynı zamanda siyasi kaygılar temelinde iki ana akım olan Şii ve Sünni ekollerin teşekkül etmesine neden oldu. Abbasi İmparatorluğunun kurulmasında Abbasi iktidarının elde ettiği büyük ekonomik dönüşümlerin bariz bir etkisi vardı. Abbasi İmparatorluğu mutlak ilahi hakka dayanarak dini hükmü vurguluyordu. Bu da hasımlarını, fedai sembollerini ya da kayıp İslam’ı temsil eden muhalefetin kurulmasına sebep oldu.

Bugün siyasi grupçuluk, dini mezhepçilikten ziyade daha sağlam bir temel üzerinde pekişiyor. İslami ıslah ve uyanış çabaları tarafından Vahdet çağrılarının arttığı ortamda bütün girişimler, Sünni ve Şii mezhebi arasında birleştirici bir usul teşkil etmek için İslami yenilenme dönemiyle birlikte başladı. Bütün bu girişimler boşa gitti. Çünkü söz konusu girişimler, yapmacık hedeflere ve şekillere sahipti. Ortak bir şeyi araştırmaya çalışıyordu. O, özet ve genel anlamıyla ortak genel bir İslami metodolojidir. Fakat bu uğurda ayrıntılı ve özel olan her şeyi görmezden geliyor. Bunlar, ister inanç isterse fıkıh şeklinde olsun bütün mezhep ve dini cemaatlerin meşruiyetlerini üzerine inşa ettikleri fikirler ve söylemlerdir. “Kimlik ve detay”dan herhangi bir şeyin eksik olması meşruiyete zarar verecektir. Pek çok sebepten dolayı şu ana kadar Dinî Islah’ı savunan ekolün cesaret edemediği bir şeydir. Bunun hemen açıklanması mümkün değildir.

Sünni ve Şiilerin vahdetini savunan sloganlara ve çabalara yönelik şiddetli tepkileri anlamak mümkündür. Söz konusu sloganlar, dini anlamda mezhepçilik gerilimini azaltmaya çalışıyor. Irak’ın işgalinden ve Lübnan’da açığa çıkan tabloya kadar tehlike çanlarının çaldığı siyasi mezhepçilik felaketlerinden bölgeyi uzak tutmaya gayret gösteriyor.

Sanırım şu an önemli olan şey, ana kimliği muhafaza etmekle beraber her iki tarafın da kazanacağı barışçıl bir şekilde birlikte yaşam şeklini bulmak olacaktır. Bu yaşam şekli, vatandaşların genel toplumsal sözleşme kapsamında yönetildiği tarzda sivil yapılanmada olmalıdır. Bu hastalığı sakinleştirecek herhangi bir şey, sorunun sonuçlarının tedavi edilip hastalığın kalmaya devam etmesini sağlayacaktır.