Modern Ortadoğu’nun mimarı Mark Sykes

Christopher Simon Sykes, dedesinin hayat hikâyesini yazdığı ve ‘Ortadoğu’nun Mimarı’ adını vermeyi düşündüğü kitabının müsveddesini bitirdiğinde, yayıncı ona kitabın ismini ‘Ortadoğu’yu Batıran Adam’ şeklinde değiştirmesini önerdi. ‘Kurnaz’ yayıncının bu ince göndermesi, 1916’da Ortadoğu’yu paylaşma

Christopher Simon Sykes, dedesinin hayat hikâyesini yazdığı ve ‘Ortadoğu’nun Mimarı’ adını vermeyi düşündüğü kitabının müsveddesini bitirdiğinde, yayıncı ona kitabın ismini ‘Ortadoğu’yu Batıran Adam’ şeklinde değiştirmesini önerdi. ‘Kurnaz’ yayıncının bu ince göndermesi, 1916’da Ortadoğu’yu paylaşmak üzere Fransa ve Rus Çarlığı ile imzalanan gizli anlaşmada İngiltere Hükümeti’nin temsilcisi olan Mark Sykes’ın (1919-1879) yazdığı tarihin en net ifadesidir. Bu tarih yazımında kendisine Fransa’yı temsilen George Picot da eşlik etmişti.

Sonraları Sykes-Picot ismi ile anılacak bu anlaşma, görüldüğü üzere bir sömürge yarışıydı ve direnen Osmanlı İmparatorluğu için 1. Dünya Savaşı’nın hemen arkasından gelen kaçınılmaz bir çöküşün ifadesiydi. Zaten doğu bölgelerinde Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfusu, Arapların İngiliz yönlendirmesi ve bağımsızlık vaatlerine kanarak, asırlardır devam eden Türk idaresine karşı ayaklanması ile epey azalmıştı.

Bolşevikler 1917’de Rusya’da Romanov Hanedanı’nı tahttan indirip, çarlığın evrakları arasından anlaşmanın Rusya’nın elinde bulunan kopyasının da yer aldığı gizli belgeleri servis etmeseydi, bu anlaşmanın sömürge arşivlerinin tozlu raflarında kalması mümkündü. Ancak bu bile sömürgeci güçleri yeryüzüne yönelik planları uygulamaya devam etmekten alıkoymadı. Aksine dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, İngiltere hükümetinin, tarihi Filistin topraklarını Yahudiler için ulusal bir vatan kılma yolundaki teşebbüslerinin ifadesi olan deklarasyonu yayınladı.

İngiltere, Araplara karşı sözünde durmadı. Fransa ve İngiltere çöken Osmanlı Devleti’nin doğu topraklarını rastgele çizilen sınırlarla egemenlik alanlarına dâhil ettiler. Bu güçler, bağımsızlık ve birliği arzulayan halkların, şefkatli sömürgeci milletlerin gözetimi olmadan, bağımsız bir millet olarak yaşama kudretine sahip olmadıkları varsayımıyla hareket ettiler. Onlara ait bölgeler üzerinde egemenlik kurmayı kendileri için meşru gördüler ve bu milletleri etnik gruplara ayrıştırdılar. Kuşkusuz en kötüsü Filistin’in başına gelendi. Nitekim halkı kurban edilerek, yerini doğudan ve Avrupa’dan gelen Yahudi kitlelerinden uydurma bir halka bırakmak zorunda bırakıldılar. Ve böylece bölge için tedavi kabul etmez bir kansere dönüştüler.

Dönemin İngiltere İmparatorluğu idarecilerinden birçoğu Sykes-Picot anlaşmasının isabetliliği konusunda şüpheliydiler. Arabistanlı Lawrence, dışişlerini Araplara karşı sözünü tutmama kararından caydırmak için çok çaba sarfetti. Aynı şekilde İngiltere Doğu Ordusu Komutanı General Field Marshal Edmund Allenby de anlaşmanın, “öyle ya da böyle parçalayıcı olan” içeriğinden endişeliydi. Bununla birlikte Lord Kitchener’ın yakın adamlarından olan Mark Sykes, Muhafazakâr parti ile olan ilişkileri ve aristokrat bağlantılarını kullanarak başarılı oldu. Akka’dan Kerkük’e uzanan doğrusal hat boyunca bölgenin, Fransa ve İngiltere arasında bölüştürülmesi kararının alınmasında etkili oldu. İngiltere bu esnada petrol vadeden Irak ve Kuveyt topraklarını kendine ayırmayı da ihmal etmedi.

Mark Sykes, dar görüşlü aristokrat maceraperestliğine en yatkın kişilerden olup, Ortadoğu’daki siyasi ilişkileri ve hayatı anlayacak ve sömürgeci vazifeleri ustalıkla yerine getirebilecek çapta birisi değildi. O daima duygusal davranıp doğu halklarının mavi gözlü İngiliz efendisini üstün gördüğü ve eğer rica zalim Londra’dan gelmişse, Arapların ve Yahudilerin birlikte yaşamayı kabul edecekleri tezini savunurdu. Hatta müzakerelerde, Fransa’nın Kahire elçisinin beraberinde getirdiği Fransız George Picot ile müzakerelere başlamadan Sykes, boşboğazlığıyla seviyesini belli etmiş ve müzakereci sıfatıyla, Fransızlara beklediklerinden de fazlasını vermişti.

Bu kifayetsizliği, Sykes’ın siyasi hayatına son verdi. Winston Churchill gibi çok sayıda İngiliz siyasetçi; seçkin ve aristokrat çocuğu olmaları sebebiyle hatalardan sonra affedilip, mevkilerine geri döndüler. Ancak Sykes, henüz 39 gibi erken bir yaşta meslekten ihraç edildi. İspanya hummasına yakalanıp Paris’te bir otelde öldü. Bundan dolayı Sykes-Picot anlaşmasını gerçekleşmesine rağmen Sykes, Ortadoğu’daki kargaşayı sona erdiren Paris ve San Remo barış konferanslarını göremedi.

Kitapta muhtemel ki Mark Sykes’ı doğrudan veya dolaylı olarak kurban eden bozuk aile ortamı hakkında ayrıntılı bilgiler mevcut. Son derece cimri ve katı olan babası, kendisine tek oğlu Mark’ı doğuran körpe bir kız ile evlenmiş ve bu mutsuz evlilik mahkemelerde parasal ve toplumsal rezaletlerle sona ermişti. Mark, babasının Osmanlı İmparatorluğu’nda uzun süren elçilikleri süresince kendisine eşlik ettiği dönemlerden kalma Arap kıyafetleri, Türk sigaraları ve İstanbul hayatının esintileri sebebiyle ilgi çektiği okulda ve üniversitede çok ilerleyemedi. Mezun olduktan sonra seyahatleri hakkında bir kitap çıkardı. Ancak okurların pek ilgisini çekmedi. Ardından İngiltere’nin Güney Afrika’daki ordusuna yazıldı. Boer Savaşı başladığında her ne kadar kendisi bizzat savaşmamışsa da, sıkıntılı günler geçirdi. Döndüğünde müstear isimle askeri stratejiler hakkında gazetelerden birinin ‘şu ana kadarki en boş kitap’ şeklinde nitelediği bir kitap yayınladı. Aileden gelen nüfuzu onun, önce İrlanda İşleri Bürosu’na, ardından Osmanlı’daki İngiltere temsilciliğine katılmasını sağladı. Böylece İngiltere diplomasi dünyasına adım attı. Bu tecrübeler kendisinde Osmanlı bölgesinin işlerine vâkıf olduğu hissini uyandırdı. Hatta birkaç kelime dışında hiçbir şey bilmemesine rağmen Arapça ve Türkçeyi akıcı bir şekilde konuştuğuna insanları inandırdı. Bu durum, sonunda seçilene kadar muhafazakâr parti yoluyla parlamentoya üç kez sızıp Osmanlı ve İrlanda işleri hakkındaki konuşmalarının artmasında ve Osmanlı Devleti’nin yıkılışının ardından ilk merhale olarak düşünülen sıkışık sürecin bir parçası olmasında ona yardımcı oldu. Aslına bakılırsa modern Ortadoğu’nun teşekkül etmesinde Sykes’ın rolü doğal olarak biraz abartılıyor. O, daha çok Londra’nın diğer devletlere iltifatını iletmek için oraya buraya gönderilen imparatorluk sözcüsü gibiydi. Ancak 1916 anlaşmasının günahını ölene kadar çekti. O kadar ki ‘DEAŞ’ iki sene önce Irak kuvvetleri geri alana kadar Irak ve Suriye arasındaki sınır çizgilerinin kaldırılmasını uğursuz Sykes-Picot anlaşmasını parçalayarak kutladı.

Torunun dedesi hakkında yazdığı kitabı, bu adamı ve temsil ettiği değerleri şirin göstererek birbirini tamamlayan iki adımla itibarını geri kazandırma çabasından başka bir şey değil. Öncelikli gayesi, dedesi Sykes’ı imparatorluk teşkilatındaki seviyesini hak etmediği şekilde yükselterek bilgili, güngörmüş ve güçlü bir şahsiyet olarak çizmek. İkinci gayesi ise karısıyla ve doğuda casusluk ve diplomatlık vazifesi yürüttüğü esnada emri altındakilerle olan yazışmalarını sergileyerek ona sevecen ve yumuşak bir çehre kondurmak. Bununla birlikte sonuç tamamen yazarın istediği gibi olmadı. Mark Sykes’ın yeterliliği hakkındaki tarihi imajı değiştirmek için yapılan eklemeler yeteri kadar ikna edici görünmüyor. Aksine onunla buluşan Allenby ve Arabistanlı Lawrence gibiler ve dahi hakkında ‘öğrenememe noktasında sıra dışı bir yeteneğe sahip olduğu’ ve ‘beraberinde önyargılardan, varsayımlardan ve eksik bilgilerden örülü ağır kütlelerle dolaştığı’ yönünde açıklamalarda bulunan üniversite hocalarının beyanlarını doğrudan veya dolaylı olarak teyit ediyor. Aynı şekilde yakın akrabalarının onun kibarlığına ve çocuklarına karşı ilgisine dair tanıklıkları dengeli bir kişilik olarak sunulması için yeterli değil. Hele ki arkadaşlarının onun hakkındaki, ‘alaycı, başkalarının görüşlerine aldırmayan ve karşısına dikilen herkesi küçümseyen’ nitelemeleri çeşitli tarihi kaynaklarda mevcutken. Gertrude Bell’in casusluk operasyonu esnasında bir araya geldiği Sykes’ın, karısına karşı üslubu bu hanımefendiye hayatı boyunca şahit olmadığı kadar aşağılayıcı gelmişti. Karısı ise bu hanımefendinin gözünde doğunun taçlandırılmamış kraliçesi gibi idi.

Kitap tüm bu kusurlu yanlarına rağmen sıradan bir adamın kendisine olağanüstü zamanlarda sıra dışı görevler emanet edildiği hayatının tüm yönlerine ayrıntılı bir şekilde ışık tutarak keyifli bir deneyim yaşatıyor. O adam ki şimdi ve yüz yıl sonra bile Ortadoğu’nun tüm sakinlerinin su içtiği zehirli bir kuyu olarak kalacak tüm sömürgecilik mirasının sembol ismi haline geldi.