Pyongyang ve Şam arasında…
Dün, Kore Yarımadası’nın iki kesiminin liderleri arasında olağanüstü bir olaya şahit olduk. İki ülkenin arasını bulmak için yapılması gereken çok şey olmasına rağmen, tarihi toplantı, 1953’te Kore Savaşı’nın sona ermesinden bu yana iki yöne giden ve aralarında çok farklılıklar olan
Dün, Kore Yarımadası’nın iki kesiminin liderleri arasında olağanüstü bir olaya şahit olduk. İki ülkenin arasını bulmak için yapılması gereken çok şey olmasına rağmen, tarihi toplantı, 1953’te Kore Savaşı’nın sona ermesinden bu yana iki yöne giden ve aralarında çok farklılıklar olan iki ülke arasındaki psikolojik uçurumun önemli bir kısmı arasında psikolojik köprü görevini yaptı.
İki Kore’de şahit olduğumuz akılcılık, Türkiye’nin işbirliği ve ABD ve İsrail’in gizli memnuniyetiyle, Rusya ve İran’ın silahlı muhalefetin son ceplerinin tasfiyesini gerçekleştirmek üzere olduğu Suriye’den oldukça uzak.
Kore yarımadası ve Maşrık (Levant/Doğu Akdeniz Arap Dünyası: Filistin, Lübnan, Suriye, Mısır ve Ürdün) arasında birçok fark var. Kısa bir bakışla, aradaki tarihsel farkların sayılmayacak kadar çok olduğunu görülebilir. Coğrafi ortam gibi iki kültür de farklıdır. Jeopolitik engeller, stratejik özellikler ve iki tarafın (Maşrık ve Kore) destek derinliğinde de her şey neredeyse farklıdır, buna rağmen, ortak özellikler var.
Tarih derinliklerine girmeksizin, Kore yarım adasının son yüzyıllardan beri ve hala coğrafyanın esiri olduğunu söylemek doğru olur, tıpkı Maşrık gibi.
Orada, uzak doğuda, Kore yarımadası üç dev ülke, yani Çin, Japonya, Rusya (Çarlık, ardından Sovyet ve ardından Vladimir Putin döneminin ‘neo-emperyalist’ Rusya’sı) ile çevrilidir. Burada ise, yani Maşrık’ta ise Verimli Hilal üç büyük bölgesel güç tarafından kuşatılmıştır: Türkiye, İran ve Mısır.
Bu, birçok farklılığın ortasında, eskiden de şimdi de var olan, önemli bir ortak paydadır.
İki Kore’nin politik atmosferinde olmadığını tahmin ettiğim, ama Maşrık’ın denklemlerinde var olan iki çok tesirli etken var:
– Birinci etken, bölgenin mevcut varlıkların içinde ortaya çıkıp kristalize olan Kürt faktördür. Kendisinden çıkar sağlamak ve dinamiklerinden yararlanmak isteyen uluslararası çıkarların yönlendirmesiyle, bu etken bugünlerde ayrışmaya doğru yol almaktadır. Oysa bu uluslararası çıkarlar, Kürtleri kapsayan ülkelere baskı uygulamak ve Kürtlerden yola çıkarak, sömürmeyi veya istikrarsızlaştırmayı amaçlamadığından, geçen yüzyıllar boyunca Kürtleri görmemezlikten gelmiş, uğradıkları zulümleri görmemezlikten gelmiş ve hatta Kürtlere karşı komplolarda yer almıştır.
– İkinci etken ise, Siyonist hareket nedeniyle dışsal bir yerleşim boyutu edinen İsrail faktörüdür. Hatırlatmak isterim; Arap Doğu ve Irak’ta geçmişte kimse İsrail kelimesinden gocunmazdı, zira; bu ülke halkları için “İsrail” “Yahudi” ile eşanlamlıydı ve Yahudiler bu bölgeyi oluşturan bileşenlerdendi, bölge dini veya medeniyetlerine dışarıdan gelen geçici bir unsur değildi. Filistin, Suriye, Lübnan ve Irak’ta bazı bölgelerde çağlar boyunca Yahudi varlığı kesintisiz kalmıştır. Üstelik, Doğu Arap ülkelerindeki resmi belgelerin çoğunda, “İsrail toplumu” terimi, Yahudi toplumuna eşdeğer olarak kullanılmaktaydı.
Maşrık ülkeleri dağılmaya yüz tutmuş, uluslararası güçler ve bölgesel çıkarlar tarafından, vatandaşlara ve toplumlara dikkat edilmeksizin, savurulurken, çatışmasızlık bölgesi ve unutulmaya yüz tutmuş ideolojik ayrılıklara rağmen iki Kore yönetimleri arasında yakınlaşma söz konusu oluyor.
20. yüzyılın başlarında, Osmanlı İmparatorluğu’nu sonlandırıp, Anglo-Fransız manda yönetiminin, mandasına, korumasına ve kültürel uzantılarına yolu açan Birinci Dünya Savaşı patlak verirken, 1897 ve 1910 yılları arasında hayat bulan Kore İmparatorluğu düştü Japonya’nın kontrolü altına düştü. Hatırlatayım; 1905 yılında Japonya Rusya’ya karşı büyük bir zafer kazanmış ve Japonya Çin’in kuzeydoğusundaki Mançurya’da genişlemiştir.
Kore yarımadası üzerindeki Japon egemenliği, pratik olarak, İkinci Dünya Savaşının bitimine dek, yani 1945 yılına dek devam etti ve bu tarihe kadar Kore’nin Japonya’ya karşı milli mücadelesi devam etti. Almanya’da olduğu gibi, “müttefikler” mağlup “Mihver Devletlerin” kurtarılmış topraklarını kendi aralarında paylaştı.
Sovyet Kızıl Ordusu’nun bölgelerinde Doğu Almanya görüldüğü gibi, Yarımadanın Sovyet kontrolü altındaki alan, Amerikan kuvvetlerinin kontrolündeki alandan 38’inci paralelle ayrıldı. Üç yıl içinde bu hat, başkenti Pyongyang olan komünist Kuzey Kore ile başkenti Seul olan kapitalist Güney Kore arasındaki sınır haline geldi.
Yeni doğan iki Kore, soğuk savaş döneminde, 1950 yılında bölgesel ve uluslararası boyutları olan ve 1953 yılı anlaşmasıyla sona eren çok sert bir savaş yaşadı. Bu anlaşma üç önemli sonuç doğurdu: çelişkili ideolojik ve ekonomik iki Kore’nin doğması, komünist Çin Halk Cumhuriyetinin Asya ve uluslararası boyutta önemli bir oyuncu olarak ortaya çıkması ve üçüncü sonuç olarak ta, Çin’in Komünist tehdidine karşı koymak amacıyla Japon sanayi temelinin savaşta yıkılmasından sonra yeniden inşa edilmesi.
Geçtiğimiz on yıllar içinde Kuzey Kore’nin kurucusu Kim İl Sung ve oğlu Kim Jong İl ve sonunda torun Kim Jong-un’un kalıtsal komünizm dönemlerinde zaman da fikir de dondu, kıtlığın acısını ve ekonominin sıkıntılarını örtbas etmek için renkli “popüler” gösteriler ve devrimci söylem kullanıldı.
Buna karşılık, Güney Kore’de ülke endüstriyel ve ticari grupların yükselişi ışığında demokrasi, yolsuzluk, ihtilalci askeri yönetim ve ekonomik kalkınma arasında evreler geçirerek ülke 21. yüzyıla sağlam ayak ve kendine güvenen bir şekilde taşıdı.
Soğuk Savaş Asya ve Avrupa’da sona erdi.
Rusya kendi yordamıyla, yavaş yavaş yeni bir “çarlık” evresine geri dönüyor. Çin, sadece Çinlilerin yapabileceği Komünist düşünce ve komünist uygulamalar üzerinde muazzam dönüşümler uyguladı, hem de bir tek Çin’in yapabileceği yöntemle.
Böylece, geçmişin uzlaşmazlıkları ve bugünün ve geleceğin ittifakları artık Kuzey Kore denilen anormal bir duruma tahammül edemez oldu. Siber neslin kızı sayılan, yapay zeka ve yeni ekonominin mahsulü olan Pyongyang’ın genç liderliği, büyük ihtimalle, değişim dışı seçeneklerin daralmaya başladığını fark etti gibi görünüyor. Pyongyang, ya kendi kendine değiştirip Kuzey Kore’yi, saçma sapan testlerin yapıldığı alan yerinden bir yatırım merkezine dönüştürür ya da iradesi dışında değişeceğini anlaşmış gibi görünüyor.
Kim Jong-un, halkını Bereketli Hilal ülkelerinin bazı yöneticilerinden daha çok seviyor gibi görünüyor.
Adam, halkının nükleer bir hataya kurban gitmesini istemezken, Suriye rejiminin varisi olan muadili, halkını zehirli gazla yenme konusunda tereddüt etmedi.