Rohingya Yılı
Ortadoğu’daki tarihçiler bir yılı veya belki de bütün bir dönemi belirtmek için büyük felaketler anısını kullandılar. İslam öncesi Arap Adasından örnek verecek olursak,Ebrehe el-Habeşi’nin Kâbe’yi yıkmaya teşebbüs ettiği yıla “Fil Yılı” denmiş, Arap Yarımadası’ndan Akde
Ortadoğu’daki tarihçiler bir yılı veya belki de bütün bir dönemi belirtmek için büyük felaketler anısını kullandılar. İslam öncesi Arap Adasından örnek verecek olursak,Ebrehe el-Habeşi’nin Kâbe’yi yıkmaya teşebbüs ettiği yıla “Fil Yılı” denmiş, Arap Yarımadası’ndan Akdeniz’e kadar ekili alanların geniş çekirge sürüleri ile tahrip edildiği yıla da, “Çekirge Yılı” adı verilmiştir.
Geçen yıl ise, Rus Hava Kuvvetlerinin, yer üstündeki her şeyin tamamen tahrip edilerek yerle bir edilmesi anlamına gelen, “Halı bombardımanı” denilen yöntemle, köklü bir İslam şehri olan Haleb’i tahrip etmesine atıfta bulunmak için 2016 yılına “Halep Yılı” adını kullandık.
Aynı dönemlerde, 2017 yılının Burma (Myanmar, Arakan) Rohinga halkına karşı, BM Genel Sekreteri Antonio Gutierrez’in “toplu soykırımlar” olarak nitelendirdiği bir şekilde insanlığa karşı suç uygulanacağını düşünmedik.
Halep kenti ise, yıllar süren açlık ve silahlı çatışmalardan sonra silahsız sivil halkı, keskin uçurum kenarına itilerek, onlara karşı güçlü askeri makine kullanan bir yabancı kuvvet tarafından yok edildi.
Rohingyaların ( Arakan) durumunda, toplu katliamı planlayan ve uygulayanlar, “kurbanları” korumakla ve esirgemekle yükümlü ‘resmi hükümet’ ve ‘ülkenin ordusu’ oldu. Daha da kötüsü, teorik olarak bile olsa, bu insanları yönetmekten sorumlu olan hükümetin, bir zamanlar merhamet meleği olarak tanınan ve Nobel Barış Ödülü kazanmış bir kadın tarafından yönetiliyor olması.
Aslında, Rusya’nın gerçek ya da hayali bir düşmanı ezmek için muazzam gücünü kullanması, tarih bilen insanlar için büyük bir sürpriz olmadı. Rusya; Çeçenistan’ı ezeli, yerle bir edeli ve nüfusunun dörtte birini öldürüp diğer dörtte birini evlerini terketme zorunda bırakalı uzun zaman geçmedi.
Burma’nın Budistlere barışçıl bir komşu olması ve aynı zamanda en güzel biçimde barış ve birlikte yaşama için bir okul olarak örnek olması gerekiyordu.
1977 yılında Burma’nın güçlü adamı, Budizm öğretilerinin dünyayı şiddetten uzak tutarak kurtaracağını savunan ve Burma’nın başkanı General Ne Win’le bir röportaj yapmıştım. Kendisi eski İngiltere sömürgesi olan bu ülkede nadiren görünen, fakat bölgede sık sık yaşanan bir askeri darbeyle iktidara gelmeyi başarmıştı. Post-kolonyal dönem araştırmacılarının da bildiği gibi; Burma huzurun ve gelişimin modeli haline gelebilirdi.
Başbakan Takin Nu, daha iyi bilinen adıyla U Nu döneminde, Burma özellikle Bağlantısızlar Hareketi nezdinde özel bir önem kazanmıştı. U Nu’nun kendisi Hindistanlı Nehru ve Endonezyalı Sukarnu benzeri aydın ve büyük devlet adamlarından sayılıyor ve bir zamanların ‘Üçüncü Dünyanın hikmet üçgeninin’ bir kenarını oluşturuyordu. Bu nedenle, U Nu, Birleşmiş Milletlerin Genel Sekreteri olarak U Thant adlı bakanlarından birini önerdiğinde, herkes seçiminden dolayı kendisini alkışlamıştı. U Thant, Birleşmiş Milletleri on yıl yönetmiş, soğuk savaşın en soğuk dönemlerinde, rekor sayılacak bir süreye imza atmıştı.
1968 yılında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 20. yıldönümü münasebetiyle yapılan bir konferansta U Thant ile kişisel bir röportaj yapmıştım. O sıralar U Thant’ın amacı, orijinal deklarasyonun kapsamını daha çok sosyal ve ekonomik haklarla genişletmekti. Sonuç, U Thant’ın yorulmak bilmez diplomasi çabasının meyveleri olarak “ilerici” ümitlerinin yüksek kulesini koruyacak iyi niyetleri sayesinde ünlü Tahran Bildirgesi’nin kabul edilmesi idi.
U Nu ve U Thant gibi devlet adamlarını ortaya çıkaran, nüfusuna göre dünyanın en yoğun rahip oranına sahip bir ülke, yüzyılımızın en büyük katliamı olan Ruanda katliamından sonraki en büyük insan katliamına nasıl olur da karışır? Daha da kötüsü, bir Budist din adamı holiganların liderliğine nasıl soyunur ve çoğu durumda sivilleri öldürmek, köyleri yok etmek ve araziyi yerle bir etmek için eğitim alan bir milislerin kurulmasına ortak olur?
Rohingya (Arakan) halkına karşı işlenen soykırımdan öğrendiğimiz ilk ders, insanın kötülük yapabilme ihtimalinin göz ardı edilmemesi ve saf kurgu olarak düşünülmemesi gerekliliğidir. Tıpkı Fars şairi Nasır Hüsrev’in bundan bin yıl önce; ‘ kötülükle yüzleşmek istiyorsak önce varlığını kabul etmemiz gerektiğini’ söylediği gibi. Kötülük bir çok şekilde ortaya çıkabilir; U Nu örneğinde bilgelik maskesini takabildiği , U Thant gibi merhametli bir barış adamı maskesini veya “Budist Sosyalizminin” ateşli savunucusu Ni Win’in maskesini de takabilir.
Bu kitlesel katliamları haklı kılmak için Myanmar propagandası, Rohingya’yı, özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon işgalcilerine karşı mücadele etmek ve Burma’nın halen kullanılmakta olan 22 yerli dilden biri olan kendi dillerini idame ettirmekle ilgili çeşitli suçlarla suçladı. Ancak Rohingya’nın en büyük suçu, çoğunun Müslüman olması.
Buna rağmen, Rohingya halkının Müslüman çoğunluğa sahip 57 ülkeden aldığı şey sempatiyle sınırlı kaldı. Bu ülkelerden hiçbirinin Myanmar ile olan bağlarını koparmayı gerektiren bir neden görmediği de anlaşılmaktadır. Bu ülkelerden bazıları, komşu Bangladeş’te her gün açlık ve hastalıktan ölen Rohingyalı mültecilere sadece hediyelik eşyalar gönderdi. Bu ülkeler arasında İran İslam Cumhuriyeti Rohingya’nın durumuyla en az ilgilenen ve endişelenen ülke oldu. Kaçmak zorunda kalan yarım milyon mülteciyi barındıran Bangladeş’e gönderdiği yüzbinlerce dolarlık yardım malzemesiyle yüklü bir adet kamyondan başka bir şey değildi. Yani Hasan Nasrallah’ın İran’dan aldığı aylık ücretten az bir ödenek. Rejimin afilli takipçilerinden veya ağırlıkları kadar maliyetli olan mollardan hiçbiri mültecilere gitme, timsah gözyaşları dökme ve ülkesinin bayrağını sallama zahmetinde bulunmadı.