Şam bölgesinin demografik haritasının tamamlanması

Robert Fisk, İngiliz Independent gazetesinde dün özetle şunu yazdı “Guta düşecek. Mesaj budur. Ve kaçınılmaz olarak ardından İdlib düşecek ve ardından Suriyeliler, Amerikalıların ve Kürtlerin elinde bulunan Rakka’yı nasıl geri alacakları konusunda karar vermeleri gerekecek.” Yazısında Fisk, Do

Robert Fisk, İngiliz Independent gazetesinde dün özetle şunu yazdı “Guta düşecek. Mesaj budur. Ve kaçınılmaz olarak ardından İdlib düşecek ve ardından Suriyeliler, Amerikalıların ve Kürtlerin elinde bulunan Rakka’yı nasıl geri alacakları konusunda karar vermeleri gerekecek.”

Yazısında Fisk, Doğu Guta’nın kuşatılmış ve artık “cepte” bir mesele haline geldiğini belirtmeyi unutmadı… Ancak tabii ki, bu bölgenin 7 yıllık sistematik öldürme, imha etme ve yerinden etme sonrasında “cepte” bir meseleye nasıl dönüştüğünü açıklamaya da zahmet etmedi. En garip şey, benim, makalenin başında zikrettiğim ve Fisk’in, rejime atıfta bulunarak “Suriyeliler” kelimesini kullanması ve Rejimin tek başına savaşmadığı gerçeğini görmezden gelmesidir. Bilakis Lübnan, Irak, İran, Afganistan ve Pakistan’dan getirilen İran’ın mezhepçi milislerinin yanı sıra Rus savaş uçakları bu yıkıcı ve yerinden edici savaşa rejimle beraber dalmışlardır.

Fisk, 1982 Hama katliamından bu yana Esed rejiminin pek çok özelliğini biliyor ancak buna rağmen, bugün -Batı Guta, Acem ve Barada vadisindeki “işgallere” benzer şekilde- nüfusunun yerinden edilmesinin başlangıcı olarak Doğu Guta’ya saldıran Beşşar Esed ve kardeşi Mahir’i, “Suriyeliler” şeklinde niteleyebiliyor.

Yine belki de bu yazar, Doğrudan Rus desteğiyle ve Irak’tan Akdeniz’e uzanan İran iskan projesi kapsamında, bir milyon Suriyelinin öldürülmesine ve milyonlarca Suriyelinin yerinden edilmesine katkıda bulunan bu rejimin, gerçekten Suriyelileri temsil ettiğine ve Suriye’nin “egemenliğini” ifade ettiğine inanıyordur!

Bu yorum tarzı, Özellikle eski ABD Başkanı Barak Obama’nın yönetiminin Orta Doğu’daki önceliklerinden bu yana, bazı zihinlerin, çevrelerin ve Batılı medyanın Suriye’nin durumuna yaklaşımını gösteren basit bir örnektir.

Bütün Batı okumaları, “1970 sonbaharından beri Suriye’ye uygulanan mezhepsel bir rejime karşı barışçıl bir halk ayaklanmasını desteklemek ahlaki bir görevdir” durumundan “terörle savaş!” durumuna evrildi. Daha da kötüsü Halk ayaklanmasını başarısız kılmak ve mezhepçi tasallutu tekrar canlandırmak isteyen rejimin eline bir gerekçe verilmiş oldu ve bu şekilde, acımasızca yürütülen rejim politikalarına müsamaha gösterildi. Bu durum, Obama’nın Tahran ile yaptığı nükleer pazarlıklar esnasındaki bakış açısına benziyor.

Öte yandan, Barak Obama’nın Suriye ayaklanmasına karşı koyma kararının arkasında sadece İran manevralarının olduğunu düşünmek saflık olur. Zira Washington’da ve özellikle Amerikan Demokrat Partisi içinde etkin olan, Ekim 1973’ten beri Golan’ın ayrılık çizgisi ve Şam rejiminin “barış içinde birlikte yaşama” taahhüdünden memnun olan “İsrail lobisi” var ki çıkarlarını koruma konusunda en az İran kadar zeki ve aktiftir.

İsrailliler, Esed rejimini bilinçli olarak korudular ve bu rejimin güçlü ve zayıf yönlerini, varoluşsal önceliklerini iyi anladılar. Rejimin İsrail’e sürekli hizmet ettiği anlarda, gerilimi tırmandırmak için sürekli kullandıkları sözlerden uzak durmayı tercih ettiler. Böylece, İsrail pragmatizminin, bilinmeyen yere atlamadığını görmüş olduk. Zira İsrail kesinleşmiş bir menfaat varsa, alternatif risklere girmeye karşıdır… Garantisi olmayan bir alternatife yönelmez.

İran ve İsrail çıkarlarının -ve dolayısıyla Obama yönetiminin – Suriye toprakları üzerinde kesişmesinden dolayı, Suriye halkının kendi kaderlerine terk edilmesi kararı alındı.

Öte yandan, sahada iki önemli oyuncu var: Türkiye; Osmanlı rolünü tekrar kazanmak isteyen bölge oyuncusu…

İran ile İsrail’in Washington’un izniyle boş bıraktığı alanlarda, -kendisini Ehl-i Sünnet’in temsilcisi ve koruyucusu görmesinden dolayı- varlığını ispatlamaya çalışıyor.

Diğer oyuncu ise “Yeni Kayser” yönetimi altındaki Rusya; 2003’ten sonra Irak’taki varlığının gerilemesi ve Libya’nın 2011’den sonra daha da fazla karışmasından sonra, Arap bölgelerindeki en son ayak izini sonuna kadar korumaya karar vermiş gözüküyor.

Türkiye bu arenaya, yüksek kas ve tehditkâr bir dille girdi; bu arada Rusya, veto hakkını kullanma ile diplomasi dengesini örtüştürme çabasında…

Ve sahadaki askeri oyunun değişen kurallarını dikkatlice takip edip, müzakereyi daha etkin bir şekilde kullanmayı tercih etti. Daha sonra, Ankara makamları iki bölgesel yenilgi yaşadılar:

Birincisi; Arap-Arap çatışmalarına bir taraf olarak girme yetkisini kendinde gördüğünde…

İkincisi ise; Kasım-2015’te Suriye-Türkiye sınırında (İskenderun / Hatay sınırı) Rus savaş uçağının düşmesi sonrasında Rus tehditleri karşısında geri adım atmak zorunda kaldığında… Bu iki yenilginin sonucu, özellikle de Moskova ve Tahran’ın ABD’nin Kürt faktörünü kullanmasına izin vermesinden sonra, Ankara’nın inisiyatifini kaybetmesi ve Suriye’deki jeopolitik hırsının azalması oldu.

Ankara makamları, güçlerinin sınırlarını ve “terörizmi destekleme” suçlamasının kendilerine yönelme riskini fark ettiler. Öte yandan, Washington’un Suriye Kürt bölücü milislerini desteklemeye başladıktan sonra, Moskova ve Tahran’la ortak çıkarlarını gördüler. Dolayısıyla Cenevre sürecine ilk “darbe”yi oluşturan Astana süreci bu bağlamda çok geçmeden meyvelerini verdi.

Obama’nın İran’la beraber hareket etmesinden istifade eden Moskova, Donald Trump yönetiminin Washington koridorlarında yaşadığı iç kriz ve kaoslardan bir kez daha yararlandı. Ve -İsrail’le koordineli olarak- ABD’nin Suriye’deki hırslarını iyi keşfetti. Suriye’deki demografik değişimde istediğini elde etmek adına, İranlılar ve Esed rejimini gerekli gördüğü kadar kapsama alanına aldı.

Bu politikanın bir gereği olarak, Haleb’in doğusu, Şam’ın batısı ve güney banliyöleri ve Barada bölgesinde yaşayan halklar yerlerinden edildi ve bu da Hizbullah’ın kontrolü altındaki Şam’a bir koridor oluşturmaya hazırlık olması için yapıldı. Nihai amaç bu koridoru Lübnan içlerine kadar götürmek… Daha önce de Humus ve Hama mahallerinin çoğunda ve kırsalında yaşayan halklar yerlerinden edilmişti. “DEAŞ” –Kimin kurduğu ve kimlerin kuklası olduğu belli olmayan- bahanesiyle şimdi de Rakka, Deyrizor, Haseki ve hatta Dera bölgesinde yaşayan halk zorla yerinden edilmektedir. Bugün Robert Fisk Guta’nın düşmesinden emin olarak bahsedince…

O zaman sıra İdlib’e gelecek, çünkü artık bu bir sır değil. BM Güvenlik Konseyi ‘nin uzlaşı girişimlerine rağmen, artık bunlar bir kuruntu değil.

Suriye üzerinde oynanan demografik oyunlar artık tamamlanmaya yaklaşıyor. “DEAŞ” gücünün “buharlaşması” ve Kürt ayrılıkçıların kendi bölgelerini Esed ordusuna, Süleymani milislerine ve Putin’in uçaklarına teslim etmesiyle bu oyunun geri kalan kısmı da tamamlanmış olacaktır.

Sırada ne var? Mantık, senaryonun tamamlanması için, Doğu Fırat kimliğinin ayrıntıların Kürt-Amerikan ilişkileri bağlamında yeniden belirlemesi ve Güney Suriye düzeninin İsrail’in hesaplamaları altında karara bağlanması dışında bir şeyin kalmadığını söylüyor.

2011 öncesi Suriye sona erdi ve bu acı gerçeğin farkında olmak gerekir. Ancak, her gün daha kırılgan ve daha savunmasız hale gelen bir bölge için yeni bölgesel haritalar başlatmaktan daha tehlikeli ne olabilir!