‘Soğuk Savaş’ yeniden canlanıyor

II. Dünya Savaşı boyunca gerçekleştirdikleri işbirliği ve ittifaktan sonra ABD-Sovyet ilişkilerini tanımlamak için “soğuk savaş” terimini kullanan Amerikalı diplomat, politikacı ve düşünür George Kennan’dır. Savaş soğuktu, çünkü tüm gezegeni yok edebilecek nükleer silaha sahip iki devin arasın

II. Dünya Savaşı boyunca gerçekleştirdikleri işbirliği ve ittifaktan sonra ABD-Sovyet ilişkilerini tanımlamak için “soğuk savaş” terimini kullanan Amerikalı diplomat, politikacı ve düşünür George Kennan’dır. Savaş soğuktu, çünkü tüm gezegeni yok edebilecek nükleer silaha sahip iki devin arasında “sıcak savaş” olması imkânsızdı. Fakat uluslararası forumlarda diğer tüm nüfuz alanlarında ve politik, diplomatik ve ideolojik savaşlarda tamamen de soğuk değildi. İki tarafın Avrupa, Orta Doğu ve Güney Doğu Asya gibi diğer bölgelerde, vekâlet savaşları üzerinden dahi olsa, sıcak savaş yürütmelerinde herhangi bir mani yoktu. “Soğuk savaş” terimi ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kullanılmasına rağmen, 1930’larda, sanayileşmiş dünyanın, ihraç ettikleri ürünlere uyguladıkları vergilerle ve Uluslararası sistemdeki diğer ülkelere uyguladıkları gümrük vergileriyle ticari korumacı politikalar hayata geçirmişlerdir. Ve bu, bir tür soğuk savaş modelidir. Nihayetinde bu durum, II. Dünya Savaşı’na neden oldu ya da en azından ana sebeplerinden biri oldu. Bütün bu argümanlar, savaş sonrasında, BM dışında da kurumların ortaya çıkmasıyla değişti. Küresel bir piyasada ekonomik istikrarı sağlamak için Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (İMF), BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi (ECOSOC) gibi kurumlar ortaya çıktı.

Fikir ve ideallerle dolu bu dünya, dinler, kültürler ve hatta medeniyetler arasında bir çatışma olmaması için büyük çabalar sarf etti. Ya da en azından, devletler ve milletler, saf liberalizm modelini oluşturmak niçin -ne kadar başarılı olduklarını görmezden gelirsek- bir gayret içine girmişlerdir. Zaten liberalizmin değerleri ve idealleri İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra peş peşe gelen uluslararası sözleşmelerin egemenliğine girmiş oldu. Sosyalist ülkeler kapitalist ülkelerle aynı fikirde olmadıklarında bile, liberalizm kendi doktrininin uygulanmasını haklı göstermek için “Halkın demokrasileri” dedikleri bir kurama başvurmuşlardır. Bu doktrini öne çıkaran, gerçeğe daha yakın olmasıydı, zira eşitlik ve ötekinin tanınmasına önem veriyordu. Küreselleşme, uluslar arasındaki ekonomik, teknolojik ve entelektüel engellerin ve sınırların kalkmasının bir sonucuydu. Sonrasında ise Piyasa, görüş ve inançta küresel referans “özgürlük” oldu ve temel insan hakları haline geldi. Bu düşünceye dayanarak, “insani müdahale”, demokratikleşme, insan haklarının evrenselliği, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Dünya Ticaret Örgütü gibi fikir ve kurumlar ortaya çıkmıştır.

11 Eylül 2001’den sonra, bütün bu fikir ve idealler dünyası çöktü ve hatta dahası, “medeniyetler çatışması” Kaçınılmaz bir alternatif gibi görülmeye başlandı. İnsanlar arasında müşterek bir yaşam ve bir arada olma fikrinin ortadan kalkmasıyla uluslararası ilişkilerde büyük uçurumlar oluştu. İnsan, fikir ve hatta malların başka bir yere intikalinde korku ve ötekinden şüphelenme ön plana çıkar hale geldi. Bazı yönlerden dünya, insanları kendi aralarında daha fazla etkileşim ve iletişime zorlayan ekonomik ve teknolojik mekanizmalar ile medeniyetler arası kültürel karşıtlık ve nefretin yükselişe geçmesinin getirdiği kötü sonuçlar arasında keskin bir karşıtlık yaşıyor. 19. yüzyılda, Karl Marx, başka bir grup düşünürle birlikte, üretici güçlerin gelişimi ile üretim ilişkilerinin durumu arasındaki çelişkilerin, bir tür çatışmaya yol açabileceğini söylemişti. Gördüğü bu çatışma veya mücadele zorunlu olarak bir sınıf mücadelesi gibi görünse de, içinde yaşadığımız dünya bağlamında bu durum, kültür, medeniyet ve değerler üzerinden bir mücadeleye veya çatışmaya dönüşmüştür. Ötekini “başka görme” o hale geldi ki apartmandaki komşumuzu dahi ötekileştirir olduk.

Gerçek şu ki, yirmi birinci yüzyılın ilk on yılının sonuna kadar, dünyadaki küreselleşme karşıtı değerler kültürel ve medeniyet perspektiflerine dayanıyordu. Ve bu durum daha ziyade Müslüman dünyaya zarar verdi ve sıcak savaşların sözde “Arap Baharı” ndan sonra Afganistan’dan Arap bölgesine kadar bu zarar bir şekilde yayıldı. Ancak, yeni yüzyılın ikinci on yılı ile beraber bu sıcak mesele artık yalnızca Araplar ve Müslümanları değil, Ukrayna’ya kadar uzanan bir coğrafyayı etkiledi ve eski çatışmalar ve gerginlikler yeniden başladı ve bu arada yenileri ortaya çıktı. Bunların başlangıcı, uluslararası politik ve ekonomik mühendisliğin küresel temsilcisi olan İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkışıydı. İngilizlerin AB’den çıkmasıyla, diğer halkçı ve bağımsızlık yanlısı akımlar ortaya çıktı ve bazen bu akımlar Macaristan, Polonya ve Yunanistan gibi ülkelerde çoğunluğu temsil eder hale geldi. Fransa, Almanya ve Hollanda’da bu durum başarısız olunca, ardında sadece, parlamentolarda ve sokakta güçlü azınlıklar bıraktı ve Politik ya da ekonomik olarak göz ardı edilemeyecek bir göç ve göçmenler meselesi ortaya çıkardı. Yeni olan şu ki, dünyanın küreselleşmesine öncülük eden ve kendisini dünyaya, göçmenleri ve azınlıkları hoş karşılayan küreselleşmiş bir devletin ideal modeli olarak sunan ABD, şimdilerde küresel sistemden çıkma ve hatta gerekirse onunla kendi arasına duvarlar örme eğilimine girmiştir.

ABD Başkanı Donald Trump, “Önce Amerika” ve “Amerika’nın yeniden eski ihtişamına kavuşması” gibi sloganlarla Amerikan siyaset dünyasına girdi. Ancak, ABD-Rusya ortaklığının her iki ülkenin ve aynı zamanda dünyanın da yararına olabileceği kanaatindeydi. Ancak bu adam bütün olumsuz duygularını Üçüncü Dünya ülkelerine ve Güney Amerika’dan gelen göçmenlere yöneltti. Ancak şimdi uluslararası sistemin kapısında yeni bir “soğuk savaş” olduğunu öne süren politikalar inşa ediyor. Başlangıcı ise Rusya’ya, eski bir İngiliz casusunun suikastı nedeniyle ekonomik yaptırımların uygulanmasıydı. Ve İngilizler, bu suçlama temelinde, Rus diplomatları sınır dışı etti ve Moskova da aynı şekilde karşılık verdi. İngiltere’ye olan desteği, görmezden gelemeyeceği bir eylemdi, ancak dünyanın farklı bölgelerindeki politikaları nedeniyle Putin ve Rusya hakkındaki görüşlerini de değiştirmiş görünüyor. Dahası, Trump, çelik ve alüminyum üzerindeki gümrük ve vergilerini % 25 ile % 15 oranında yükseltmek için bir dizi icra kararını yürürlüğe koydu. Çin’in ABD’ye olan 60 milyar dolarlık ihracatını azaltacak yeni vergiler ihdas etti. Trump, bütün bunlara dış politika ekibinde bir dizi değişiklikleri de kattı, Tillerson ve McMaster’ı kabine dışı bıraktı ve Pompeo ve Bolton’u kabineye dâhil etti. İlk ikisi güvercinlerden değil, şahinlerden olsalar da, yeniler İran, Rusya ve Çin’e yönelik daha fazla sertlik yanlısı bir bakış açısına sahipler.

ABD politikasındaki bu bir dizi değişim sadece bir başlangıç, bunu Avrupa ve diğer büyük ülkelerden gelecek tepkiler takip edecektir. Hem stratejik hem de ekonomik sonuçları olan çok boyutlu bir soğuk savaş da başlayabilir. Arap dünyasına gelince, tüm uluslararası tutumlar fırsat ve riskler taşır ve bize düşen sadece önümüze gelen fırsatları yakalamak ve risklerden kaçınmaktır. Fırtınalı bir dünyada kendimizi ancak bu şekilde garanti altına alabiliriz.