Toplumsal patlamalar olmadan Lübnanlılar uyanmalılar

Arap siyaset sahnesine egemen olan iki yeni sorun hakkında analiz yapmak istiyorum. Meslek hayatım boyunca bir gölü dolduracak kadar Arap kanının akıtıldığı savaş fırtınalarına, dağları sarsacak derecede şoklara şahit oldum. Dışı sevgi içi ise açgözlülük olan ve hayal kırıklığının sürekli, sevincin

Arap siyaset sahnesine egemen olan iki yeni sorun hakkında analiz yapmak istiyorum.

Meslek hayatım boyunca bir gölü dolduracak kadar Arap kanının akıtıldığı savaş fırtınalarına, dağları sarsacak derecede şoklara şahit oldum.

Dışı sevgi içi ise açgözlülük olan ve hayal kırıklığının sürekli, sevincin ise istisnai bir durum olduğu müdahalelere tanıklık ettim.

Evet; Yarım yüzyıl boyunca tüm bunlara şahitlik yapmış bir gazeteci ve yazar olarak tahliller yapmak istiyorum.

İlk sorunumuz Lübnan’dan başlayabiliriz. Çile çekmiş Lübnanlı liderlerden biri ülkeyi anlatırken “Lübnan zayıflığında güçlüdür” ifadesini kullanır.

Bu nitelemenin etkisiyle olsa gerek istilacı işgalcilerin orduları çoğaldı. Sünni lider Riyad Sulh ve Maruni lider Bişara Huri’nin bağımsızlık döneminde arzu ettiği şeylerin tam tersi oldu. Geçici olanlar kalıcı, misafirler ev sahibi oldular.

İran ise kendisini itici kılan bir kibre kapıldı ve bütün ilkeleri çiğnedi. İran, sınırlarının Lübnan’ın Filistin sınırındaki Akdeniz sahili Ras en-Nakura’ya kadar uzandığını zannetti.
İran devrimcilerinin hayal dünyalarındaki yeni harita budur ve Sykes-Picot haritalarını andırmaktadır.

Basra ayaklanmasının nedenleri her ne kadar ekonomik sıkıntılar gibi görünse de içeriğine baktığımızda başkalarının içişlerine pervasızca müdahale etmenin neden olduğu bir infial hali olduğu anlaşılıyor.

Basra’da bu pervasız müdahale o kadar genişlemişti ki, herkesi belirli bir tutum ve davranış sergilemeye zorladılar. Bu da herkesin boyunduruk altına girmesi anlamına geliyordu.

Basralıların bu coşkulu protestolarının, Bağdat’tan sonra Basralıları siyah altınlarıyla doyurmuş, İran Konsolosluk binasını yakmaya kadar varmış olması, söylenecek sözlerinin bittiği anlamına gelmektedir.

Komşusunun saldırılarına ve müdahalelerine sürekli maruz kalmış insanlar, kelimelerle ifade edemediklerini bu şekilde ifade etmiş oldular.

Dünyevi ve mezhep eksenli gerekçeler bu türden bir saldırı ve düşmanlığı tetikleyen bir durum olarak kalmaya devam edecektir.

Tabiri caizse, söz konusu binanın yakılması, İranlı gençlerin Tahran’daki Amerikan büyükelçiliğini bir zaman işgal etmesi gibidir.

Sabırlar tükendiğinde, ıztırap ve çileye neden olan sembolik yerler hedef alınır ve orası protesto etme aracı haline gelir. Buradan amaçlanan, bu acı ve ızdıraba neden olan tarafın, bu protestonun nedenlerini sağlıklı okumasını sağlamaktır.

Belki de bu durum, tutumların gözden geçirilmesini sağlayabilir. Zira bu yapılmadığı takdirde sabırlar yeniden taşabilir ve artık sözlü sloganlar ve afiş yakmalar yeterli gelmeyebilir.

Hele bir de saldırı ve müdahaleler Basra ve Irak halkının susuz bırakılması noktasına gelmişse…

Ehl-i Beyt’in susuz bırakılması İran edebiyatının temel temalarından biri olduğu gibi  Salı günü (bugün) Muharrem ayının 1. Günü itibariyle başlanıp 40 gün devam edecek olan Aşura oturumlarının da en öncelikli konusudur.

Basra’daki durum bu şekildedir. Lübnan’daki duruma gelecek olursak, Hükümeti kurma görevi kendisine verilen Saad Hariri birçok engellemelerle karşı karşıya kalmıştır.

Lübnan’ın içinde bulunduğu zor durum, meselenin birkaç günlük istişareler ile halledilmesini zaruri kılmasına rağmen, kötü niyetli yaklaşımlar buna imkân vermemekte.

Yetkililer insanlara sabr-ı cemil tavsiye etmekten başka bir şey yapmıyorlar ve halk, dayanılması zor bu ağır yükü taşımaya çalışıyor.

Saad Hariri, 6 Eylül Perşembe günü çalışma bürosunda değil de evinde yaptığı sürpriz beşli toplantı ile yeni bir hamle yaptı. Toplantıya Savunma Bakanı, Ordu Komutanı, Ordu İstihbarat Direktörü, İç Güvenlik Genel Müdürü ve Kamu Güvenliği Genel Müdürü katıldı. Yani Lübnan’ın resmi emniyet birimlerinin tamamı katılmış oldu.

Aslında burada Hariri’nin bulunduğu konum, Necid bölgesinde yaşamış bir kadın olan “mavi gözlü Yemame” ile aynıdır.

Efsaneye göre bu kadın, 3 günlük mesafeden bir atlının gelmekte olduğunu görebiliyordu. Ağaç dalları ile kendilerini kamufle etmiş düşmanların, kendi kabilesine saldırmak için ilerlediği önceden haber vererek kabilesini kurtarmıştı.

Ama yaptıkları şeyi görmelerine ve kabilesini böyle bir beladan kurtarmasına rağmen onun bu kabiliyetini inkâr etmeye devam ettiler. Nihayetinde kadın öldü ve bu insanlar kadının gözlerini çıkarıp incelemeye aldılar.

Ve gözlerinde gerçekten de o güne kadar görmedikleri mavi türden bir sürmenin varlığı keşfettiler. Elbette bu hikâye bir efsanedir. Ancak Arap edebiyatında kendine yer bulmuş ve “mavi gözlü Yemame”, başa gelebilecek kötülükleri önceden haber verenlere atfedilen bir niteleme olarak kalmaya devam etmiştir.

Belki de bu nitelemeyi şu an Saad Hariri temsil ediyordur. Kendisine yönelik tuzaklar, saldırılar ve politik oyunların gidişatı ışığında bu güvenlik toplantısını yapmıştır.

Hariri, “Mavi gözlü Yemame” gibi bazı gerçekleri önceden görmüş olabilir. Irakta ve özellikle de Basra’da yaşanan hadiselerin bir benzeri Lübnan’da yaşanabilir. Hükümeti kuramamanın sorumluluğu ve bundan kaynaklı bütün olumsuz sonuçlar sadece kendisine yüklenebilir.

Lübnan toplumunun içinde bulunduğu durumu, hiç kimse, Lübnan güvenliğinden sorumlu liderler kadar iyi bilemez. Onlarla yaptığı bu toplantı, birçok gerçeği gün yüzüne çıkarmış, karşılıklı güven meydana getirmiştir. Elbette ki Lübnan güvenliğinden sorumlu bu sembol isimler, Lübnanlıların yüzlerindeki “Bu süreç nereye varacak?” türünden endişeleri okumuşlardır.

Güvenlik mensuplarının, Lübnan’ı neredeyse meçhule sürükleyecek uygulamalara son verebilecek alternatif bir tutum geliştirmeleri mümkün müdür?

Bilemiyoruz.

42 yıl önce yaşananlar, insanların zihninde hala tazeliğini koruyor. Bir yandan siyasal karmaşalar, diğer yandan güvenlik durumunun çöküşü, insanların kalplerinde korkunun yayılması, ordudaki dağılma ve bölünme olayları hala unutulmuş değil.

Hatırlanacağı gibi bazı komutanlar “1 numara” olmak için bir araya gelmişlerdi. O günün akşamı Lübnan Radyosu bu gerçeği duyurmuştu. Büyük bir kaosun geldiği adeta ilan edilmişti. Zira siyasetin sembol isimleri Lübnan ve halk için çalışmak yerine, siyasi eylemler ve partizanca çalışmalarla meşgul idiler.

Bu yaşananlar ve nasıl sonuçlandığının hikâyesi oldukça uzun. Bizi ilgilendiren tarafı, sosyal problemler taşma noktasına geldiğinde patlamaların meydana gelmesi uzak bir ihtimal değildir. Sonuçta “1 numara” olma arzusu, zorunlu olarak tekrar gündeme gelmeye başlar.

Burada, Lübnan’da olup bitenler, Taif Anlaşması’nın göz ardı edilmesi ve önemsenmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu gerçeği göz ardı edenler, 22 Ekim 1989 Pazartesi günü Cidde’deki Kraliyet Sarayı’nda imzalanan bu anlaşma olmasaydı, anayasal ve meşru kurumlara sahip bir devletin olamayacağı gerçeğini de görmezden geliyorlar. Kral Fahd bin Abdülaziz ve kardeşleri ile Suudi Arabistan halkının büyük gayreti ve Lübnan’ı küçük kardeşi olarak gören diğer liderler, özellikle de Kral II. Hasan ve Cumhurbaşkanı Şazeli bin Cedid’in desteği sayesinde ülke kendini yenileyebilmiştir.

Taif Anlaşması olmasaydı, yasaları yürürlüğe koyacak ve başbakana güvenoyu verecek meşru bir parlamento olmayacaktı. Dahası, her biri Taif Anlaşması sayesinde Cumhurbaşkanlığına sahip dört lider (İlyas Haravi, Emil Lahud, Mişel Süleyman, Mişel Avn) olmayacaktı.

Niyetler eskisi gibi tertemiz kalabilseydi, Lübnan şimdi olduğundan daha iyi olurdu. Bu hayırlı anlaşmanın yıldönümü birkaç hafta sonra (22 Ekim) gelecek. Kral Fahd’ın Lübnan milletvekilleri önünde yaptığı konuşmanın iki paragrafına değinerek, belki de bir faydaya vesile olmuş oluruz.

Bu iki paragraf şunlardır: “Eğer Lübnanlılar iyi ve sıhhatte olurlar ise Suudi Arabistan da iyi ve sıhhatte olur, bunun tersi de doğrudur.” “Şayet problemler çözülmez, ihmal edilirse, daha büyük bir şekilde karşımıza çıkar. Fert veya toplulukların kavramlara olan vukufiyetleri yavaş yavaş kaybolur ve bu kavramlar bambaşka bir hal alır. Şayet sürekli olarak buluşmalar gerçekleşmezse, hesapta olmayan yeni şartlarla karşılaşmak kaçınılmaz hale gelir.”

Taif Anlaşmasının içeriği, Lübnan için en etkili ve en faydalı bir formülü barındırıyor. İçeriğine vakıf olanlar, geçmişte neden bu kadar iyi neticeleri doğurduğunu daha iyi idrak edeceklerdir.

Temennim odur ki Lübnan’daki sıkıntılar toplumsal çalkantılara neden olmaz ve Lübnan Taif anlaşması öncesi konuma tekrar dönmez.

Basiret ve fetaneti nasip eden Yüce Allah’tır.