Tüm yollar İdlib’e çıkıyor!
En başından itibaren yani 2011 yılının Mart ayında, Rus liderliği, Suriye halkının intifadasını kendince tanımladı ve bu tanıma sürekli bağlı kaldı. Başından beri, tüm meseleyi Esed rejimine karşı “köktendinci” ve “terörist” bir saldırı/komplo olarak gördü. Ardından, bazı Araplar ve dünyanın bir kıs
En başından itibaren yani 2011 yılının Mart ayında, Rus liderliği, Suriye halkının intifadasını kendince tanımladı ve bu tanıma sürekli bağlı kaldı.
Başından beri, tüm meseleyi Esed rejimine karşı “köktendinci” ve “terörist” bir saldırı/komplo olarak gördü.
Ardından, bazı Araplar ve dünyanın bir kısmı İntifada’ya yapılan kanlı saldırılar sonrası harekete geçince Moskova yukarıdaki tanıma yeni unsurlar ekledi:
“Bağımsız bir devletin içişlerine yabancı müdahaleyi reddetme…”
Bu tanım, artan baskı, katliamların tekrarlanması, kimyasal silahlar ve patlayıcı varillerin kullanımından hiçbir şekilde etkilenmedi. Bilakis duyarsızlık daha da arttı, hatta yeşil otobüslerin kullanımıyla biten sistematik etnik ve mezhepçi temizlik bile bu tanımı etkilemedi.
Rusya, Çin’le birlikte, rejimin baskı ve sürgün politikalarını savunmaya devam etti. Siyasi olarak; BM’de “veto” yetkisini rejimden yana kullanmak ve “Cenevre İnisiyatifini” etkisiz kılmak suretiyle bütün bu olup bitenlere destek olundu.
Askeri olarak ise, silahları taşımak için hava köprüsü kurmaktan başlayıp rejimi sahada doğrudan desteklemeye kadar vardırıldı mesele…
Hatırlıyoruz ki, Suriye halk İntifadası askeri bir mahiyet kazandıktan sonra, rollerdeki şüpheli değişimlerin ortasında, Washington’un intifadaya destek konusundaki tutumu tersine döndü ve buna paralel olarak uluslararası çabalar gerilemeye başladı.
Ardından, Moskova “Astana sürecini” devreye sokarak Cenevre İnisiyatifi’ni etkisiz kıldı ve Kremlin bununla iki önemli hedefi gerçekleştirdi: Birincisi, İntifada’nın askeri mahiyet kazanmasını sürekli gündemde tuttu, muhalefet saflarını parçaladı, neredeyse bütün tarafların saldırmaya başladığı itidal sahibi ılımlı sivil liderleri marjinalleştirerek siyasi denklemden çıkarmış oldu.
Bundan en büyük faydayı, bölgesel ve uluslararası tarafların milis temsilcileri gördü. Böylelikle, Moskova’nın ılımlı bir halk İntifadası olmadığına dair iddiaları kabul edildi, bilakis bunların dışarıdan destekli “köktendinci” ve “terörist” olduğu fikri öne çıkarılır oldu.
İkincisi, İntifada’ya en başından beri siyasi ve lojistik olarak destek veren Türkiye, kendi halkına karşı savaşan Beşşar Esed’le beraber hareket eden Rus-İran hendeğinin içine çekilmiş oldu. Türkiye, Kasım 2015’te Rus Sukhoi-24 uçağının düşürülmesinden sonra Moskova’nın tehditlerine boyun eğdi.
Türkiye’nin boyun eğmesinin arkasında iki faktör vardı; NATO’nun Moskova’nın tehditlerine karşı Ankara’yla dayanışma konusundaki isteksizliği ve Obama yönetiminin, Suriye’nin kuzeyinde Kürt milisleri örgütleme, silahlandırma ve destekleme konusundaki ısrarı!
Ankara’nın kaygıları Washington tarafından göz ardı edilmişti.
Böylece Kremlin’in “çekiç” i ve Obama’nın “örsü” arasında kalan Erdoğan, Suriye’de olup bitenlere yönelik tüm yaklaşımını değiştirdi, Ruslar ve İranlılarla doğrudan koordinasyon içinde olmayı tercih etti.
Bu arada, 2015 sonundan bu yana olaylar hızlandıkça, Esed ordusu sahada daha da güçlü hale geldi ve “siyasi geçiş” sözü uluslararası konuşmalarda azalmaya başladı.
Türkiye bu konuda gerçek bir sessizliğe büründü ve Washington sadece şunu söylemeye başladı: “Suriye’deki görevimiz DEAŞ’la savaşmaktan başka bir şey değildir.”
İran ise, Esed rejiminin, Suriye’nin tüm topraklarının kontrolünü yeniden tesis etmesini sağlamak için Ruslarla koordineli çalışmaya devam ediyordu.
Kremlin’in yeni bir girişimde bulunduğu doğrudur, ancak bununla hedeflediği şey, Cenevre sürecini tamamen gömmek, Rusya’nın ev sahipliği yaptığı Soçi Turları’nı öne çıkarmaktı. Ancak ilan edilen amaç, müzakerelerin devam ettirilmesiydi.
Uluslararası aracı Staffan de Mistura, yeni bir anayasa ve seçim gibi saha mücadelesinde hiçbir faydası olmayan ve sadece kuşkuları ve kuruntuları besleyen prosedürel meseleleri öne sürdü. Burada, saha mücadelesinin öncelikleri konuşulamadı.
Bu arada ABD kasıtlı bir şekilde sahadan çekilmiş, İsrail lobi faaliyetlerini artırmış, Arap ve Türklerin yetersizliği ortaya çıkmıştı. Hem Rusya hem de İran askeri üstünlüğü elde etme yoluna koyuldular. Ancak, utançtan kurtulmak ve devam eden kuşatma ve yerinden etme operasyonlarının korkunç yüzünü gizlemek için elbette “terör örgütleri ile savaşmak” bahanesiyle hareket ettiler.
Moskova diplomasisi “çatışmasızlık bölgeleri” kavramını öne çıkardı. Gerçekten de Ruslar, uluslararası topluma bu kavramı “sattı”, zira Rusya Kasım 2016’da Donald Trump’ın ABD Başkanı olarak seçilmesinden sonra oluşan Batı’daki karmaşadan yararlandı.
Aslına bakılırsa, “çatışmasızlık bölgeleri” yalanı ortaya atılmadan önce bile, Rus-İran desteğiyle rejim tarafından, açlık ve bombardıman ile kuşatılmış Suriye banliyölerindeki kent sakinleri ile saray müzakereleri yürütülüyordu. Bu müzakereler, kuzey-batı Suriye’deki İdlib vilayetine kitlesel göçler şeklinde sonlandırılıyordu. İdlib’e yönlendirilen göçler tamamen politik-askeri bir stratejidir. Rusya, ABD, İsrail ve Esed güçlerinin hava kuvvetleri tarafından ortaya çıkartılan DEAŞ’ın Şam kısalındaki karargahları görmezden gelinmektedir. Şam’ın banliyölerinden başlayarak, Yermuk Nehrine kadar İsrail ile ateşkes hattında yaşananlar bu konuda başka bir delile ihtiyaç bırakmıyor. Bombardımanların roketleri ve lavları, suçlu suçsuz demeden binlerce sivili öldürdüğü esnada, silahlı birliklerini güvenli bir şekilde(!) O bölgeden taşımak için DEAŞ terör örgütü ile görüşmeler yapılıyordu.
Nitekim Temmuz ayının sonlarında Suveyda’daki korkunç katliamdan sonra, eyalette yaşayan pek çok kişi, katliamı gerçekleştiren “DEAŞ” militanlarının, Şam’ın banliyölerinden gelen otobüslerle rejim güçleri tarafından gruplar halinde Suveyda’ya taşındığını söylediler. Rejim güçleri buradaki sivilleri savunmadığı gibi DEAŞ’ın önünü alabildiğine açtı. Rejim ve Ruslar, Süveyda’da yaşayan gençlerin (yaklaşık 50 bin genç) silahlarını teslim ederek, zorunlu askerlik hizmetini İdlib’de savaşarak yapmaları için baskı yapıyorlardı, ancak gençler bunu reddetmişlerdi.
Her halükarda, Suveyda katliamından sonra, -en azından geçici olarak – bu bölge evlatlarının İdlib’de savaşmaya taşınması argümanı zayıflamış oldu, çünkü olayların mantığı onların tehdit altındaki illerinde kalmalarını gerektiriyordu. Ancak, Rus senaryosunun gölgesinde Suriye’nin genel durumu, Moskova’nın “teröristler” olarak nitelediği onbinlerce kişinin İdlib kırsalından çıkarılmasını gerekli kılmaktadır.
Burada dikkatler yeniden Türkiye’ye çevrilmiş durumda. Türk Hükümetinin şu anki durumunun sıkıntılı olduğu konusunda şüphe yok, diğer yandan ise Ankara, Suriye’deki tüm siyasi ve saha kazanımlarını kaybetme ihtimalinin kabuslarını yaşıyor.
Öte yandan, Ankara’nın papaz Andrew Brunson’ı gözaltına almasından sonra bir Amerikan “ekonomik savaşı” na maruz kaldı. ABD’de yaşayan Fethullah Gülen konusundaki kronik anlaşmazlık, durumu daha da kötüleştirdi.
Tüm yollar artık İdlib’e çıkıyor…
Fakat önemli olan soru şu: Başkan Erdoğan bu kritik zamanda hangi yola girecek?