Ulus devleti kurtarmanın zorlukları: Bir model olarak Suriye ve Lübnan
Etki edememe ya da değişimin olmayacağını kanıksama nedeniyle mi bu durumdayız? Geçtiğimiz üç yıl boyunca, yazdığım üçlü formülü tekrarlamak için birçok Arap entelektüel ile birlikte oldum. Bu formül diyor ki: Her Arabın aklında ve işinde üç önceliği olmalı, Yani: ulus devletin kurtarılması, dindeki
Etki edememe ya da değişimin olmayacağını kanıksama nedeniyle mi bu durumdayız? Geçtiğimiz üç yıl boyunca, yazdığım üçlü formülü tekrarlamak için birçok Arap entelektüel ile birlikte oldum.
Bu formül diyor ki: Her Arabın aklında ve işinde üç önceliği olmalı, Yani: ulus devletin kurtarılması, dindeki huzurun yeniden inşa edilmesi ve dünyayla ilişkilerin düzeltilmesi!
2014 yılında yayımlanan kitabımda şu başlıklar işlendi; Değişim zamanı, Din ve Devlet, Siyasal İslam, herhangi bir devletin veya herhangi bir otoritenin kurtarılması… Arap ülkelerinin yarısında bu varlığı veya yaşamı idame ettirmek zorunluluk haline geldi. Kitabın son bölümünde ise “devletten korkma ve bu korkuyu yenme” konusunu ele aldım. 2011’den önce, Arap ülkelerindeki ulusal iktidarların zulümleri endişe vericiydi. Barışçıl yolla bir değişime dair umutsuzluk vardı. Hiç kimse bu militarist ve güvenliği önceleyen yapıdan çıkılabileceğine inanmıyordu. Nihayetinde protesto dalgaları patlak verdiğinde, militarizm ve militanlığın ağırlığı altında yaşayan Irak ve Suriye gibi bazı ülkelerde, kendi güvenliği dışında belirli bir hedefi olmayan bu kitleler, hızla silahlı hareketlere dönüştüler. Bu nedenle, iki yıldan az bir süre içinde devletten korkma korkutmaya dönüştü, yani korku yenilmişti. İnsanlar, her taraftan gelen kargaşanın alt üst ettiği normal yaşama geri dönmenin sancılarını yaşamaya başladılar. Devlet korkusunu yenme dalga dalga yayılmaya başlayınca, uluslararası ve bölgesel dış müdahaleler gelmeye başlamış, bunların hepsi birkaç gerekçeyle önceki duruma yeniden dönmeyi amaçlamıştır: Terörle mücadele, kaosla mücadele, toprak ve iktidarın bütünlüğünü koruma hassasiyeti…! Sadece dört yılda, iç ve dış faktörler arasındaki sinerji ile Arap halkı üzerinde tahakküm kurma alışkanlığı yeniden yaygın hale geldi, kaos ve baskının hakim olduğu ülkelerin durumuna dönülmüş oldu.
Her yere hâkim hale gelen bu sinmişlik ve baskı hali, devletin yeniden düzene girdiği algısını oluşturdu. Ancak, devlet olma koşullarının yitirilmesi nedeniyle artık ortada bir devlet ya da devletler değil, tam bir sefalet ve başarısızlık hali vardı. Bu nedenle, Suriye’nin içinde bulunduğu durumu göz önüne aldığımızda, ulusal devleti kurtarmanın ya da bu tecrübeyi yenilemenin koşulları artık yoktur ve bunu yeniden inşa etmek de mümkün değildir. Suriye’de yarım milyon ölü, bir milyon yaralı, yarım milyon tutuklu, içeride ve dışarıda sekiz milyon yerlerinden edilmiş insan var. Şimdi, dış ve bölgesel taraflar Suriye topraklarında kendi çıkarlarını korumak için mücadele ediyorlar, onların milisleri buradan çıkmayacaklarını açıklıyorlar. Rusya, üsleri ile her yeri kaplamış durumda. ABD, kontrol ve koruma altına aldığı bölgelerdeki üsleri ve milisleri ile varlığını sürdürüyor. İran ise, Devrim Muhafızları, İranlı ve Hizbullah, Fatımiler, Zeynebiler gibi İrancı milisleri ile sahada varlığını koruyor. Türkiye, ordusu ve harekete geçirdiği milisleri ile bazı bölgelerde kontrolü elinde tutmaya çalışıyor. İsrail ve Ürdün, İran’la sınır hale gelmekten dolayı endişe duyuyorlar.
Birisi şöyle sorabilir: Bütün bunlar yaşanırken ulusal yetkililer/iktidarlar ne yapıyor? Öldürme ve yerinden edilme uygulamalarında İran’la birlikte hareket ediyorlar. Amerikalıların ve Türklerin ülke dışına çıkmasını, Ruslar ve İranlıların ise ülkede kalmasını istiyorlar. Sonra insanları kucaklamak ve onlara güvence vermek, ulusal otoritenin itibar ve meşruiyetini kurtarmak gibi bir gaye taşımıyorlar. Bilakis, yerinden edilmiş vatandaşların, devletin kendi çıkarları doğrultusunda el koyduğu mülkleri yeniden temlik edebilmeleri için, belirli bir geri dönüş süresi dayatan 10 sayılı Kanunu çıkardılar. 10 sayılı Kanun sanki onların dönüşünü engellemeye yönelik olarak çıkarılmıştır. Bu nedenle yerinden edilmiş vatandaşların geri dönme eğiliminde olmamaları doğaldır. Çünkü çocukları ve aileleri, başka şeylerin yanı sıra, askerlik hizmetinden kaçmış olarak niteleniyor. İç savaşlardan sonra, barışa ve güvenli yaşama geri dönmek ve bir geçiş dönemini güvence altına almak için genel af çıkarılır. Bu ise, Beşşar Esed’in hiç istemediği bir şeydir. Yani, yapılacak olan anayasal düzenlemeler ve seçimlerle hedeflenen, 25 milyon Suriyeliden sadece 15 milyonun geri dönmesidir! Böylelikle iktidar, insanlara güvence vermek yerine, geri dönmelerine ve yeniden yerleşmelerine mani olmak için onları sindirmek istemektedir. Bu “koşullar” ya da istikrarın önündeki engeller, iç savaşların diğer biçimlerde devam etmesi demektir. Bir milyondan fazla Suriyeliyi barındıran Almanya bile, yerinden edilmiş kişilerin dönüşünü imkânsız kılan ve pervasızca hazırlanan bu yasayı protesto etti. Zira bu yasa adeta yerinden edilmiş insanları bulundukları yerde süresiz olarak kalmaya zorlamak için yapılmış.
Şimdi de Lübnan’a gidelim. Son 30 yılda Lübnan’da iç silahlı çatışmalar yaşanmadı. Ancak vatandaşları, Hizbullah’ın sözde güvence altına aldığı istikrarın “rehinelerine” dönüştürüldü. Geçtiğimiz yıllarda, General Avn ve damadı Cebran Basil, Suriyeli mültecilere karşı şiddetli bir savaş başlattı. Gerekçe olarak ise Sünnilerin ve uluslararası toplumun bu “geri kalmışları” burada kalıcı olarak bırakmak istemesini gösterdiler. Güçlü Hıristiyan’ın (Avn) iktidara gelmesini önlemek istiyorlar! Saad Hariri, Avn’ın iktidara gelmesi için anlaşmadan taviz verince, devletin kontrolünü bir daha kazanamadı. Bilakis, İran için Suriye’ye savaşa gittikten sonra parti, (Hizbullah) içeride nüfuzunu genişletmeye devam etti. Cumhurbaşkanı ve Ulusal akımın lideri damadı, Hıristiyanların haklarını geri getirme, azalan Hıristiyanların sayısını yeniden artırma bahanesiyle, Anayasanın hükümlerini ihlal eden ve ortak yaşamı tehlikeye sokan tuhaf bir seçim yasasını yürürlüğe sokarak gerilimi artırmaya yöneldiler. Vatandaşlar, seçim darbesinden sonra, Suriye rejimi yanlısı kişilerden 400 kişinin (üçte ikisi Hıristiyanlardan) vatandaşlığa alınmasını öngören kanunun çıkmasıyla şaşırdılar.
Yeni kanun ile cumhurbaşkanı ve damadının geri kalmış ve vahşi olarak nitelediği yüzlerce kişiyi vatandaşlığa aldırması ilginç ve dramatik bir durum. Diğer ilginç şey, özellikle Sünnilerin aleyhine olan seçim yasasını onaylayan başbakanın, bu yetmezmiş gibi tansiyonu yükselten ve mezhepsel gerilimi artıran Vatandaşlık Yasasını onaylamasıdır. Bu yasa Beşşar Esed’e Lübnan’ın içine tamamen yerleşme imkânı vermektedir. Sanki seçim yasası ya da Hizbullah’ın kontrolü ele geçirmesi yeterli olmamış gibi! Vatandaşlık alanlar ise üç kategoridir: paralarını Suriye rejimine getirilen kısıtlamalardan uzak tutmak isteyen finansörler kategorisi. Kovuşturmadan kaçmak isteyen rüşvetçiler kategorisi. Üçüncü kategori, Esed ve Hizbullah’ın dostları ve onların finansörleri… Amerika’nın yaptırımlardan kaçmak istiyorlar. Güçlü Başkan tezi, Hıristiyanların daha fazla hak elde etmesine yönelik bir hamleydi. Yolsuzluk, azınlık koalisyonlarının artması ve teamül, anayasa ve yasaların çiğnenmesi nedeniyle diğer tüm Lübnanlıların hakları ihlal ediliyor.
Bu tür bir durumda, bu türden zihniyetler ve ahlaksızlıklar varken, Lübnan’ın ekonomik durumunu düzeltmek için uluslararası konferanslarla sağlanan yardımlar nasıl güvence altına alınabilir. İhlallerin olması durumunda ulusal dengenin bozulmasını artıracak yeni hükümetin kurulması için uygun koşulları nasıl güvence altına alacaksınız. Daha da önemlisi: Mezhepsel konum, Müşterek yaşam ve Anayasayı koruyan devlet ve rejimin kurtarılması koşullarının nasıl güvence altına alınacağıdır. Zira devlet bunlar olmadan bölgesel eksenlerden kendini koruyamaz. Dürüstlük, hukukun üstünlüğü ve hesap verebilirliğin olmadığı bir yerde hiçbiri güvence altına alınamaz. Bunlar aynı zamanda, Arap ve diğer ülkelerin Lübnan’a yardım etmek için öne sürdüğü şartlardır.
Suriye ve Lübnan’da, ulusal devletin kurtarılması, en azından dürüst ve sorumluluk duygusu olan devlet adamlarının varlığını gerektirir. Böylece vatandaşlar kendilerini güvende ve huzurlu hissederler. Değişim ve yeniden yapılanma gerçekleşmiş, Diğer yurttaşların ve ulusların güveni kazanılmış olur. İki ülkedeki mevcut sorumlular ne yazık ki bu özelliklerin hiçbirini taşımıyorlar. Araplar ne hale geldi!