Uluslararası ilişkiler günlük ataklardan muzdarip ise…
Lavrov, Türklerle Suriye ve ABD ile kötüleşen ikili ilişkileri görüşmek için başkent Ankara’ya geldi. Ancak görüşmenin sonuçları Türkiye’nin lehine olmadığı gibi kurulması beklenen Rusya, İran ve Türkiye ittifakı lehine de değildi. “Çatışmasızlık bölgesi” mutabakatına gelecek
Lavrov, Türklerle Suriye ve ABD ile kötüleşen ikili ilişkileri görüşmek için başkent Ankara’ya geldi. Ancak görüşmenin sonuçları Türkiye’nin lehine olmadığı gibi kurulması beklenen Rusya, İran ve Türkiye ittifakı lehine de değildi. “Çatışmasızlık bölgesi” mutabakatına gelecek olursak, Ruslar, artık bir işlevi kalmamış “El Nusra” problemini çözmek için Türkiye’ye verdikleri zamanın tükendiğini düşünüyorlar. Türkiye’nin İdlib vilayetinde 12 kontrol noktasına sahip olduğu doğrudur. Fakat bu bölgede, terörle mücadele kararı kapsamında olmayan diğer askeri örgütler tarafından kontrol edilen yerler de var. Diğer bir ifade ile bu örgütler “El Nusra” gibi terör kapsamında değiller. Ancak yine de “El Nusra” ya da “Heyetu Tahriru’ş Şam” çoğu bölgeye hâkim durumdalar; yine de kritik soru şu; bunlar için alarm zilini kim çalacak? Terör tehdidi haline gelmiş “El Nusra” örgütünü kim ortadan kaldıracak? Sözde çatışmasızlık bölgelerinde olduğu gibi diğer bölgeleri kim silahsızlandıracak? Türkiye zayıf bir konumda, çünkü Amerikalılar Ruslarla Suriye’den kısa bir süre sonra ayrılma üzerine anlaştılar ve Kürt müttefiklerinin Suriye rejimi ile pazarlık etmesini kabul ettiler. Bundan dolayı hem Kürtler hem de Suriye rejimi iki cephede kuzey ve kuzeydoğu bölgelerine savaş açabilirler. Kürtler, “Afrin’i kurtarma”, rejim ise İdlib’i terörizmden kurtarma bahanesiyle bunu yapabilirler. Türkler, Rus ve İranlılarla İdlib konusunda anlaşamadılar. Türkler, İdlib halkının Kürtler gibi Suriyeliler olduğunu savundular. Dolayısıyla siyasi çözüm veya rejim ile çözüm müzakerelerini, aynen Kürtler gibi beklemeye neden hakları olmasın? Şeklinde düşündüler. Türklerin öne sürdüğü diğer bir bahane ise; özellikle İdlib’e yapılacak bir saldırının, çocuklar ve kadınlar da dâhil olmak üzere binlerce sivilin ölümüne neden olacağıdır. Bu gerekçelere şöyle cevap verildi; “Nusra Cephesi” buranın çoğu bölgesine hâkim durumdadır, devrimin diğer tarafları ise Astana ve Cenevre müzakerelerine katıldılar.
Türkiye’nin artık tek bir güç noktası kaldı: uluslararası örgütler ve Avrupa Birliği’nin öldürme ve yerinden edilmenin sonuçlarından korkması. Zira Türkiye’de üç buçuk milyona yakın Suriyeli mülteci var ve Türkiye artık daha fazlasını kabul edemez. Türkiye başka bir hamle yapmak istedi: Rusları, İranlıları, Fransızları, İngilizleri ve AB temsilcilerini Ankara’da bir araya getirmek… Görünüşe göre İngiltere geri çekildi ve biz Lavrov’un bu son ziyaretinden sonra, Rusların toplantıya katılmak isteyip istemeyeceklerini bilmiyoruz. Erdoğan, mültecilerin ülkelerine geri gönderilmesi meselesine Avrupalıları da dâhil etmek istiyor. Avrupalılar ise bunu memnuniyetle karşılıyorlar ve BM ile beraber maddi ve manevi katkıda bulunmaya hazırlar. Ancak Rusların hayal dünyalarındaki gibi değil, siyasi çözümün bir parçası olması şartıyla kabul ediyorlar. Zira Rusların derdi bir şekilde rejime destek çıkmak, töhmet altında bulunan suçluları rejime iade etmek. Ve bu suçlular hakkında da hiçbir güvence de vermiyorlar. Yani Rusların merhametine terk edilmesini istiyorlar ki Ruslar önceki taahhütlerinden hiçbirini yerine getirmediler. Bu nedenle Lavrov, Türkiye Dışişleri Bakanı ile görüşmesinden sonra, Avrupalıların bu tavrından duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.
Erdoğan’ın işi gittikçe daha da zorlaşıyor. ABD kendisine karşı mücadeleye girişti ve bu konuda Erdoğan’ın dayanabileceği tek bir güç kaynağı yok. Hapsedilen ABD’li rahip, İran’a yönelik eski ABD mali yaptırımlarını ihlal ettikleri için tutuklu Türk bankacılar, içişleri ve adalet bakanlarına uygulanan yaptırımlar, son olarak demir-çelik ve diğer bazı Türk sanayi ürünlerinin ihracatında uygulanacak yüksek vergiler, bu mücadelenin temel argümanları… Bu krizin ortasında, Türkler ve destekçileri, Kuzey Suriye’de kontrol ettikleri bölgelerde kendi güvenli sığınaklarını yaptıkları gerekçesiyle, yarım milyondan fazla Suriyeli mülteciyi ülkelerine geri göndermek istediklerini iddia ettikleri bir zamanda, Kürtlere ve rejime karşı iki cephede kendilerini savaşırken bulabilirler.
Ruslar, İran’a yönelik yaptırım kararları ABD Senatosunda onaylanmasına rağmen, maddi ve manevi kazançlar elde etmek için acele ediyorlar. Zira Trump’ın kendilerine karşı düşmanca bir tavır içerisine girmek istemediğini iyi biliyorlar. Ama şu da bir gerçek ki hiç kimse, Ruslar da dâhil olmak üzere Amerika’ya meydan okumaya cesaret edemiyor. Çinliler bile Amerikalılarla birlikte Shakspeare tavrıyla yürümeye çalışıyorlar: Kısasa kısas… Her iki tarafla da dost olan Hindistan, Kasım ayının başlarında yürürlüğe girecek yeni yaptırımlardan korktukları için, İran petrolünün ithalatında yüzde 50’lik bir düşüş gerçekleştirdiklerini ilan ettiler. Herkes, bu son derece sert ticari ve politik savaşların geçici olmasını ümit ediyor. Erdoğan’ın -son derece zeki ve basiretli olmasından dolayı!- bütün gücüyle şeytanlaştırdığı Almanlar bile sadece; Türk ekonomisini ve lirasını yok etmenin hiç kimsenin çıkarına olmadığını ifade ettiler!
İranlılar meseleleri hemen idrak edemezler ve bu alışkanlıkları eskilere dayanır. Çünkü düşmanlarına karşı direnip, kararlılık sergilediklerinde sürekli kazanırlardı. Trump iktidarı sonlanana kadar sabredip, direndikleri takdirde bu kez de kazanacaklarını umuyorlar. İranlı ve Türk uzmanlar, iki yıl direnebileceğinden emin değiller. Avrupalılar, Trump ile Avrupa Pazarı Komiseri arasındaki gizli anlaşmadan sonra daha dirençli duruyorlar, ancak Alman ekonomisi dışında gelişmekte olan herhangi bir Avrupa ekonomisi yok ve Trump ne AB’yi ne de NATO’yu istiyor. Evet, bu kez NATO ve AB ile Ruslar değil, ABD Başkanı savaşıyor! Rusya Devlet Başkanı Putin, ülkesindeki ekonomik durumdan dolayı zor günler geçiriyor ve Avrupalılar ile söz dalaşına girmeyi bıraktı. Ancak henüz Çin dâhil olmak üzere hiç kimse ABD’ye karşı bir ittifak kurmak istemiyor, çünkü dünyanın özellikle de Avrupa, Çin, Hindistan ve İslam dünyasının ekonomik faaliyetlerinin yüzde 40’ı ABD iledir!
II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD kurumları ve başkanlığının üç önceliği ve bir de iddiası vardı: siyasi liderlik, stratejik askeri liderlik ve ekonomik liderlik. İddiaları ise: özgürlükler, demokrasi ve istikrar için sorumluluk alma… ABD’nin askeri ya da ekonomideki gücü değil, yine ABD tarafından geliştirilen müzakere kültürü insanları etkiledi. Dünya ABD’ye ve onun yaşam tarzına bağımlı hale geldiğinde, belirli dengeleri gözeterek rolleri ve tercihleri dağıtmaya başladılar. Bu siyaset tarzı sonradan yaygın bir söylem haline geldi. Ve ilginçtir dünya ABD’nin politikalarına ve saldırganlığına dahi bağımlı hale gelmişti. Ancak, bu göreceli sabiteler Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra iki nedenden dolayı kesintiye uğradı: İlki, Rus savaş gücü ortadan kalktığında Amerikan hegemonyasının gereğinden fazla artması. İkincisi ise; 11 Eylül saldırılarının ardından yeni muhafazakârların Bush (Oğul) yönetimini etkisi altına alması. Bu yeni muhafazakârlar ABD’nin ve dünyanın güvenliğinin, ABD askeri gücü kullanılmadan sağlanamayacağına inanıyorlardı. ABD’nin ilk ve tek siyahi başkanı olan Obama, hegemonya öncesi ABD politikalarının sabitelerine dönmeye çalışan son kişiydi. Ferid Zekeriya’nın “ABD Sonrası Dönem” (2009) kitabını okuduğu zaman güldü ve şunları söyledi, “Dünyayı ABD bağımlılığından kurtaracak olan yine bizleriz, ama benim korktuğum şey dünyanın bunu dahi başaramamasıdır!”
Her ne kadar Trump’ın başkanlığı kazanması seçmenler nezdinde beklenen bir durum olmasa da, seçim kampanyasında iki unsurla diğerlerinden ayrıldı: Beyaz ve kırsal seçmenler arasında popülist içgüdüleri harekete geçirdi ve dünyanın ABD’ye ihtiyacı olduğunu, Amerika’nın ise hiç kimseye ihtiyacı olmadığı! İnancını yaydı. Ülkede yerleşik anayasal ve yasal kurumların varlığı olmasaydı, Rusya ile ilişkilerinde karanlık noktalar ve ABD ile olan ilişkilerde küresel bağımlılık olmasaydı, ABD Başkanı, dünyada ve kendi ülkesinde muazzam bir karmaşaya yol açmayı başarabilirdi! ABD’nin dünyayla ticari ve politik savaşlarına rağmen, ABD ekonomisi -ekonomistlerin tereddütlerine rağmen- iyi durumdadır. İyi durumda olmayanlar ise, ABD’nin eski dostlarıdır: Avrupa, Japonya, Kanada ve Türkiye. Ve bir de Rusya, Çin ve Hindistan ile stratejik ve ekonomik ortaklıkları olan şirketler.
Dünyanın sorunları büyük ve çoktur. Uluslararası kurumlar aracılığıyla bireysel veya kolektif liderliğe ihtiyacı var. Başkan Trump dünyaya liderlik etmek istemediği gibi kolektif sorumlulukları paylaşma eğiliminde de değil… Dünya nereye gidiyor?