Uluslararası toplum ikinci 14 Mart’ı nasıl karşılayacak?
Kararlara el konulduğu ve toprağın işgal edildiği Lübnan’da çoklarına göre kâbus sona erdi. Diğerlerine göreyse bölgede uçurumun kenarına yaklaşıldı. Bugün gerçekten Lübnan, doğrudan İran hegemonyasına karşı yeni bir 14 Mart’la yüz yüzedir. Önceden gölge mesabesinde olan Suriye vesayetiyle karşı kar
Kararlara el konulduğu ve toprağın işgal edildiği Lübnan’da çoklarına göre kâbus sona erdi. Diğerlerine göreyse bölgede uçurumun kenarına yaklaşıldı.
Bugün gerçekten Lübnan, doğrudan İran hegemonyasına karşı yeni bir 14 Mart’la yüz yüzedir. Önceden gölge mesabesinde olan Suriye vesayetiyle karşı karşıya kalırken bu kez aslıyla yüzleşmektedir.
Çoğu kimse, Saad Hariri’nin “hükümet başkanlığından” istifa etmesini doğru yöne atılmış bir adım olarak görüyor. Belki de bu geç kalınmış bir adım. Zira bu adımla sorgusuz sualsiz beyaz kâğıdın imzalanması isteniyordu. Pek çok kişi, başbakanın ulusal ve Sünni kesimin güvenini büyük ölçüde kaybettiğini, kendisini yakmayı ve boğmayı amaçlayan çabalar karşısında uzun süre boyun eğdiğini düşünüyor. Kendisi, emniyet ve askeri komutanlar, İran’ın siyasi ve güvenlik hegemonyasını kabul etmeye zorlanan Saad Hariri, yok edilmeye çalışıldı. Lübnan ordusu, dışardan alınan kararlara göre hareket eden mezhepsel milislere bağlı bir güç olmaya sürüklendi.
Buna karşılık Lübnan’ın kimliği ve Arap çıkarları pahasına,demografik yapısına aykırı bile olsa, olumsuz yaklaşımları sindirmiş kesimler var. Bu kesim geçmiş dönemde diplomasiyle yetindi. Bu kesim, silahlı şantaj yaparak İran’ın genişlemesine karşılık verilebileceği konusunda kendisini ikna etti.
Ancak İran dini liderinin danışmanı Ali Ekber Velayeti’nin, dün Beyrut’ta Hariri’yle yaptığı toplantıdaki konuşması, Irak’ın güneyinden Suriye’deki geniş alanlara ve denize kadar İran hegemonyasının bir sonucu olarak Lübnan’a karşı üstünlük kompleksinin en açık ifadesiydi. Hasan Ruhani, Cevat Zarif, Muhammed Ali Caferi’nin milisleri ve Kasım Süleymani’nin manevralarının karışımı olan İran yönetimi düşürüldü. Sınırları uluslararası toplum çizdi. Sınırlar, Arapları birbirinden ayırdı…Arap milliyetçiler, 1920’den beri sınırları yıkmayı hayal ettiler. DEAŞ, (DEAŞ’ın arkasında duranlar) ve İranlı milislerin çabalarıyla Irak ve Suriye, Suriye ve Lübnan arasındaki sınırlar ortadan kalktı. İran’ın ortasından Suriye sahillerine ve Lübnan’a yol açıldı. Ali Ekber Velayeti’nin devlet içinde sağlam oldukları zannedilenler karşısında Beyrut’ta yaptığı konuşması, sadece Hizbullah güçleriyle Lübnan’ı işgal etmeyi değil, aynı zamanda tüm bölgede İran projesinin gerçekliğini doğruladı.
Şu an önemli bir soru var. Bundan sonra ne olacak?
Lübnan ölçeğinde öncelikle egemen ve bağımsız Lübnan’a inanan bir lider olarak Saad Hariri’nin milli rolü açısından gerekeni yaptığını düşünüyorum. İkinci olarak Irak, Suriye ve Lübnan’da Sünni Arapların alenen hedef alındığı bir dönemde, Sünni Müslüman bir lider olarak Saad Hariri’nin üzerine düşeni yerine getirdiğine inanıyorum.
Bu, şüphesiz zor bir karar. Özellikle Hariri de dâhil Lübnanlı politikacılar, son iki yılda siyasi boşluğun tehlikelerine karşı uyarılarda bulundular. Öte yandan devam eden bu boşluktan en az zararla çıkılabilecek siyasi bir yol aradılar. Fakat Cumhurbaşkanlığına Mişel Avn’ın gelmesi, başında Saad Hariri’nin bulunduğu ve Hizbullah’ın temsil edildiği bir uzlaşı hükümetinin teşkil edilmesi konusunda uzlaşma sağlandığından bu yana meydana gelen şey, boşluktan kaynaklanan en kötü senaryonun silahla değil, barışçıl bir şekilde gerçekleşmesidir.
İran nüfuzu, Lübnan’da Mişel Avn başkanlığında ve uzlaşı hükümetinin bulunduğu bir ortamda meşru bir örtüye sahip oldu. Ayrıca İran nüfuzu, çoğu dini ve etnik grup temsilcileri tarafından zorunlu olarak kabul gördü. Lübnan, Suriye’deki göç olgusu karşısında göçmenlerin bireysel taşkınlıklarına ve göçmenleri ağırlama yüküne yoğunlaşan düşmanca bakışlarla karşı karşıya kaldı. Göçün sorumluluğu, içerideki güçlere özellikle de Hizbullah’a yüklenmekten kaçınıldı. Hâlbuki Hizbullah, Lübnan halkının ve hükümetinin onayı olmaksızın, Beşşar Esed rejimini desteklemek için Suriye’de savaşarak göçe sebep oldu. Güvenlik ve silahlı kuvvetlerin “savaş ilkesi”, Hizbullah’ın askeri ve güvenlik önceliklerinin neredeyse “Aslı Gibidir”ine dönüşmesi için baskı yapıldı.
Hizbullah, İran Devrim Muhafızlarının ayrılmaz bir parçasıdır. Sonuç olarak başbakanın rolü azaltıldı ve etrafında yeniden toplanılmasına engel olundu. Belki de bunun en iyi örneği, Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanının damadı Cibran Basil, New York’ta Suriye rejiminin dışişleri bakanı Velid Muallim’le bir araya gelerek açık bir şekilde hükümet kararını ve hükümet başkanını çiğnemesidir.
Hizbullah, silahlı kuvvetleri tekeline aldı. Avn’la yaptığı koalisyon aracılığıyla Hıristiyanlara nüfuz etti. Avn akımı, Hizbullah’a önemli siyasi ve dini bir örtü sağladı. Koalisyonun şiarı ise ilan edilmeyen “Azınlıklar Koalisyonu” oldu. Böyle bir ortamda uzlaşı hükümeti, seçim kanunu, Arsal meselesi ve Suriye’de savaş gibi konularda, Hizbullah tek bir taviz vermeden isteklerinin çoğunu gerçekleştirdi. Dolayısıyla sahte ya da gizli uzlaşı, istediğini yapmak ve ülke üzerinde egemenliğini artırmak için Hizbullah’a silahlı kuvvetleri kullanma ortamını sağladı.
Saad Hariri’nin istifası, Lübnan’ın ve Hariri’nin çıkarına olmayan bu aykırı durumun üzerinden örtüyü kaldırdı. Başbakan istifa ederek “boşluğu benzeriyle doldurmak” politikasını sona erdirmek için yapması gereken şeyi yaptı. Top, şu an bölgede daha geniş bir sahaya atıldı.
Ne olursa olsun Lübnan, bölgenin küçük bir bölümü olarak kalmaya devam edecek. Bölgesel hegemonya projesinin kılıfı olmayı reddeden başbakanın istifası, buna itiraz etmek için önemli bir adımdır. Fakat aynı zamanda bu, yeterli olmayan bir adımdır. Söz konusu projeye en üst düzeyde ciddi bir şekilde karşı koyulmadıkça bu adım, meyvelerini vermeyecektir.
Hariri, bu yıl birçok eleştirilere maruz kaldı ve cesur bir davranış sergiledi. Tahran’ın politikalarına, hırslarına ve hegemonik projesine karşı sesleri yükselenler, şimdi Hariri’nin tutumunu destekleyecekler mi?
Uluslararası toplum, düşmanlığın kaynama derecesine geldiği Ortadoğu’ya karşı teamülünde ciddi bir davranış sergileyecek mi?
Burası, etnik kimliklerin, dini ve mezhepsel kimliklerle iç içe geçtiği ve Orta Avrupa’dan çok fazla uzak olmayan dünyanın hassas bir bölgesidir. Böyle bir bölgede din örtüsüne gizlenen radikal ideolojilerin, kendi varlıklarını dikte etmelerinin tehlikeli olduğu konusunda bir ittifak var mı?
Lübnanlılar, 2005 yılında vesayete karşı intifadaya geçtikleri zaman uluslararası toplum, bunu ivedi bir şekilde savunmuş, sonrasında ise Lübnanlıları hızlı bir şekilde unutmuştu.
Bütün korku bu intifadanın akıbetinin, ikinci intifadanın kaderi gibi olmasıdır.