Veliaht Prens ve Şer Üçgeni gerçeği

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, birkaç gün önce ABD’nin The Atlantic dergisine verdiği röportajda İran, İhvan (Müslüman Kardeşler) ve terör üçgeni şeklinde ortaya çıkan Şer Üçgeni’nden bahsederek İran dini liderinin dünyayı işgal etme girişimlerine dikkat çekti. Bu da İran

Veliaht Prens ve Şer Üçgeni gerçeği

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, birkaç gün önce ABD’nin The Atlantic dergisine verdiği röportajda İran, İhvan (Müslüman Kardeşler) ve terör üçgeni şeklinde ortaya çıkan Şer Üçgeni’nden bahsederek İran dini liderinin dünyayı işgal etme girişimlerine dikkat çekti. Bu da İran dini liderini bölgenin kaynaklarına hâkim radikal bir imparatorluk kurmaya çalışan yeni bir Hitler’e dönüştürmektedir.

Bu açıklamalar üzerinde dikkatlice düşünmek gerekiyor. Çünkü bu açıklamalar, 40 yıldır Körfez ve Ortadoğu’ya karanlık kanatlarını geren realiteyi gün yüzüne çıkartmaktadır. Son zamanlarda söz konusu bu realitenin 21. yüzyılda önemli bir role sahip olacak Afrika ve Güney Amerika’ya yönelik aktif bir şekilde çalıştığını görüyoruz. İran; Asya ve özellikle de İslam ülkelerinde radikalizmi yaymaya çalıştı.

Hitler, Avrupa’nın siyasi sahnesinde ortaya çıktığı zaman bin yıl yaşaması gereken Nazi Almanyasıyla(Üçüncü Reich) ilgili kapsamlı bir görüş ortaya attı. Bu düşüncesini gerçekleştirmek ve tüm dünyayı insanlık dışı totaliter ve Nazi boyasıyla boyamak için daha kapsamlı ve daha genel bir plan çerçevesinde ilk önce Avrupa’yı işgal etmeye çalıştı. Dünyaya ölüm ve yıkım getirdi. Yaklaşık 60 milyon insan hayatını kaybetti.

Evet, Karl Marx tarihin değil de tarihteki olayların benzer şekilde tekerrür ettiğini söylüyor. Humeyni’nin Fransa’dan döndüğü günden bu yana işgal devrimini ihraç etmek amacıyla İran’ın da bu konuda kapsamlı bir düşüncesi olduğu ortaya çıktı. Zihinlerde ve kalplerde dogmatik bir şekilde başlayan bu düşünce, çok geçmeden yeryüzünde lojistik bir hal aldı. İran’ın Tahran’dan başlayıp Bağdat, Şam ve Beyrut’a kadar uzanmasını ümit ettiği “otoban” fikri, İran’ın imparatorluk nüfuzunu pekiştirme konusundaki hırsına en güzel kanıttır. Aslında bu düşünce, bir nevi Hitler’in Üçüncü Reich projesine karşılık gelmektedir.

İran, ırkçılık açısından Müslüman olsalar bile Araplara yönelik nefret ve kinini gizlemiyor. Şah Rıza Pehlevi, İran imparatorluğunun hayalini kurmuştu. Şah Rıza Pehlevi, körfezin güvenliğini muhafaza etmek ve bölgesel bir güç haline gelmek için İran’ı silahlandırma konusunda dönemin ABD Devlet Başkanı Richard Nixon’ı ikna etmişti. İran, demografik gerçekleri ve coğrafi özellikleri çarpıtmak için Basra Körfezi’ni hala “Fars Körfezi” olarak isimlendirmektedir.

Ancak Humeyni’nin Ortadoğu ve dünyayı işgal etmeye yönelik kuruntu ve hayalleri, Şah Rıza Pehlevi’nin düşüncelerini geride bıraktı. Diğer bir ifadeyle İranlı devrimciler, Şah’ın büyüklük çılgınlığının ötesine geçtiler. Hint Okyanusu ve Batı Asya’ya hâkim olmaya çalışmak yerine Humeyni hükümeti, tüm İslam dünyasının lideri olmaya çalıştı.

İran’daki devrimciler, İran’ın kaynaklarının ötesinde yer alan siyasi rolü gerçekleştirmeye çalıştıkları zaman Şah’ın tecrübesini tekrar ettiler. İstikrar ve imara doğru değil de yavaş yavaş terör ve yıkıma doğru gidiyorlardı. Humeyni, “Irak’la savaş bittiğinde başka bir savaşa başlamamız gerekiyor. Bayrağımızın Umman, Riyad, Şam, Kahire ve Kuveyt üzerinde dalgalanmasını hayal ediyorum.” demişti.

Prens Muhammed bin Selman, İran’ın bölgeye hâkim olan radikal bir imparatorluk kurma eğilimlerinden bahsettiği zaman İran’ın gizemli haritasına işaret ediyordu ki İran, bugün bu haritaya göre hareket etmektedir. Bu harita içerisinde Irak Cumhuriyeti’ni yıkıp burada kendilerine bağlı bir yapı tesis etme ve sonra da İran ile Irak’ı birleştirme düşüncesi yer almaktadır. Mollalara göre bu şekilde bütün dengeleri değiştirebilecek bir yapı inşa edilebilir. Bu yapı da Tahran’ın başta körfez bölgesi olmak üzere yakın bir zamanda tüm Ortadoğu bölgesine hâkim olmasını garantileyebilir.

Hitler ve Humeyni arasındaki benzerlik, İran devriminin başladığı ilk günden beri mevcuttu. Hitler, -hiç şüphesiz- kendisine yakın filozof Friedrich Nietzsche’den etkilenerek merhametsizlik ve büyük insan modelini ihraç etmek istedi. Humeyni ise başkalarından ziyade kendisinin mutlak hakikate ve gerçek İslam’a sahip olduğunu belirtti. Bundan dolayı Humeyni, Tahran’ı taklit etmek, –kendi ifadesine göre- kâfir hükümetleri yıkmak ve İran rejiminin dayandığı ilkeleri kabul eden sistemler kurmak konusunda bölgedeki Arap halklarını teşvik etmek için kan ve terör faaliyetlerine devam etti.

Hedef, Suudi Arabistan olduğu zaman İran’ın elleri, uzun süre önce kan ve terörle kirlenmiştir. Tarih, olayları muhafaza eden bir kaynaktır. 1986 yılında Suudi Arabistan güvenlik güçleri, hac ibadetini sekteye uğratmak amacıyla Mekke’ye giden İranlı hacıların eşyalarında patlayıcı maddeler buldu. Dahası Amerikan Adalet Bakanlığı tarafından Haziran 2001’de yayınlanan rapora göre İranlılar, 1996 yılında Suudi Arabistan’da el-Huber kulelerindeki Amerikan askeri kışlalarına yönelik bombalı saldırıyı teşvik ettiler ve desteklediler.

Prens Muhammed bin Selman’ın tehlikeli olduğu konusunda uyarılarda bulunduğu şer üçgeni, İran ve Müslüman Kardeşleri birleştirmektedir. İran ve Müslüman Kardeşlerin Arap ve körfez ülkelerine yönelik tarihi kin ve nefretleri gün gibi aşikârdır.

İran, özellikle Mısır’da ana cemaat ve bölgede terör ve teröristlerin koruyucusu olan Müslüman Kardeşler ile ilişkisini sağlamlaştırmaya oldukça özen gösterdi.

Gizli olan her şey ortaya çıkacaktır. Bugün yeryüzündeki insanlar, 1950’li yıllarda İran ve Müslüman Kardeşler arasındaki fısıltılı konuşmaları deklare ediyorlar. İslam Fedaileri’nin kurucusu Kahire’yi ziyaret edip başta Seyyid Kutup olmak üzere Müslüman Kardeşlerin liderleriyle görüştüğü zaman İran ve Müslüman Kardeşler arasındaki ilişkiler 1954 yılında başladı. Seyyid Kutup, İranlıları Müslüman Kardeşlerin saflarına katılmaya davet etti. Bunun için İran ve Müslüman Kardeşler arasındaki ilişkiler, sağlam kalmaya devam edecektir. Mollalar, başkentteki bir sokağı Sedat’ın katilinin ismiyle adlandırmaktan geri durmadılar. Mollalar, Müslüman Kardeşlerin yönetime geçtiği yıl, Mısır’ın içişlerine müdahale etme girişimlerinden vazgeçmediler.

“Hiç kimse, masum bir şekilde işgal etmez. İşgalci de cezasından kurtulamaz.”