Yeni Filistin Nesli ve Kimlik yenilenmesi

1993 yılında imzalanan OSLO anlaşmasından bu yana bizzat Filistin tarafının da dahil olduğu uluslararası toplum, mantıksal bir sonuç olarak, yapılan bu müzakerelerin İsrail işgalinin son bulması ve Doğu Kudüs’ü içine alacak şekilde Filistin devletinin kurulmasına götüreceğine inandılar. Ancak bu rüy

Yeni Filistin Nesli ve Kimlik yenilenmesi

1993 yılında imzalanan OSLO anlaşmasından bu yana bizzat Filistin tarafının da dahil olduğu uluslararası toplum, mantıksal bir sonuç olarak, yapılan bu müzakerelerin İsrail işgalinin son bulması ve Doğu Kudüs’ü içine alacak şekilde Filistin devletinin kurulmasına götüreceğine inandılar.

Ancak bu rüya, iki devletli bir yapıyı alenen reddettiğini açıkça ortaya koyan aşırı fanatik İsrail hükümetlerinin gelmesiyle beraber kademeli olarak yok olmaya başladı.  Özellikle de İsrail’in uyguladığı ‘yeni yerleşim yerleri’ gerçeği, Filistin devletinin kurulmasının hayata geçirilmesini imkânsız kılmaktadır.  Bununla beraber uluslararası toplum, en uygun çözümün iki devletli yapı ve bunun gerçekleşmesi gerçeği ortada iken, 24 yıldan bu yana bu topraklarda meydana gelen gelişmeleri görmezden gelmeye devam etmiştir.

Esasında, bizzat Filistin toplumunun içinde yeni gerçekler teşekkül etmeye başladı. Özellikle de yeni nesil fertler İsrail’in esas aldığı kuralların geçerli olduğu ayrı bir Filistin devletini arzu etmiyorlar. Bu kurallar; silahlardan arındırılmış devlet, dönüş hakkının, Ürdün Gor bölgesi ve Doğu Kudüs’ün olmadığı sınırlı egemenlik ve Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te altı yüzden fazla yerleşimcinin bulunması.

Filistin Devleti’nin hayata geçirilmesini sağlayacak yollar etrafında oluşan tereddütlerin artmasıyla beraber, bu nihai hedef artık, özellikle yeni neslin siyasi hesaplarını yönlendiren bir unsur olmaktan çıkmıştır. Filistinliler arasında sürekli artan ‘artık Filistin siyasi yönetimi tutarlı, ayrıntılı bir stratejik vizyon sunmaktan acizdir’ şeklindeki görüş, bu yönetimin ağırlığını aşındırmaktadır. Buradan anlaşılmaktadır ki Filistin Ulusal kimliği zor bir dönemece girmiştir. Hâli hazırdaki gidişat İsrail işgalinin devamı, yerleşim yerlerinin genişlemesi, toplumsal bölünme ve müesseselerin yok olmasından başka bir sonuç doğurmayacak. Filistin toplumunun içerisinde yeni yaklaşımlar ortaya çıkmaya başladı. Ancak herhangi birisi üzerinde açıkça ittifak edilememiştir.

Günümüzde gündemde olan alternatif stratejiler nelerdir? Üzerinde çalışmayı hak eden üç yaklaşım vardır: İki uluslu çözüm, Devlet şeklinde değil de BDS gibi hukuki statü üzerine kurulmuş bir yapı ve silahlı direnişi esas alan yaklaşıma ilaveten barışçıl bir direniş.

Filistinlilerin ve İsraillilerin müştereken tek bir devlet içinde yaşayacağı İki ulusluluk teklifleri yeni değildir. Altmışlı yılların sonlarında şiddetten uzak durma ve iki devletli çözüme onay verilmeden önce ‘Filistin Kurtuluş Örgütü’ İsraillilerin ve Filistinlilerin eşit olarak himayesinde olacak demokratik ve laik bir devletin kurulmasını teklif etmişti. Yaşadığımız son dönmelerde, Filistin toplumunun bazı kesimleri ve bazı sivil toplum gönüllüleri OSLO anlaşması çerçevesine karşı olduklarını ifade etmişlerdir. Çünkü bu anlaşma, Filistinlilerden talep edilen uygulanamaz isteklere ve İsrailli yerleşimcilerin genişlemesine bir sınır getirme hususunda başarısız olmuştur. Bundan olsa gerek bazıları ikili ulusu esas alan tek bir devleti talep etmeye başladılar.

Ancak Gazze ve Batı Şeria’da tek devlet çözümüne destek hala çok azdır. Yeni yapılan kamuoyu yoklamasına göre Gazze ve Batı Şeria’da yaşayan Filistinlilerin sadece yüzde 18’i ikili ulusu esas alan tek bir devleti destekledikleri ortaya çıkmıştır. Bu arada karşı çıkanların oranı yüzde 34’dür. Geri kalanlar ise iki devletli yapıya destek verdiklerini ifade ettiler. Bununla beraber Filistinli gençlerin büyük bir kesimi güçlü bir şekilde OSLO gerekçelerinin yok hükmünde olduğunu seslendirmekteler. Bazıları aslında tek devletli çözüme üstü kapalı şekilde desteğin çok daha yüksek olduğunu düşünmektedir. Ancak bu görüşü savunanların en büyük eksiği; Bu fikrin hayata geçirilebilir ve meşru bir hale gelmesi için çağrı yapan etkili bir liderinin olmamasıdır.

Filistinlilerin bazıları, tek devlet yaklaşımına olan eğilimin, Filistin Ulusal Hareketi açısında bir felaket olacağını zira, İsrail’in Bütün kurumsal avantajları kendi elinde tutacağını ifade ediyorlar. Kısaca söyledikleri; bu yaklaşım Filistin Ulusal Hareketinin diplomatik yolla tehlikesini kabul ettirdiği İsrail’in yeni yerleşim yerleri politikasının meşruiyet kazanmasına neden olabilir.

Filistinlerin, ikili ulusu esas alan yaklaşıma yavaş yavaş yönelmeleri, Filistin demografik çoğunluk yapısının nehirden denize doğru, kendileri lehine ortaya çıkmasıyla da irtibatlı olabilir. Bu sebeple birçok Filistinli, zamanın kendi lehlerinde çalıştığını idrak ediyorlar. Filistinli ve İsraillilerin her birinin bu toprak parçasındaki nüfusunun 5-6 milyon kişiye dengelendiği görülmektedir. Filistinlilerin doğum oranlarının daha yüksek olduğunu bilirsek (Her bir Filistinli kadına düşen çocuk sayısı 4.1 olmasına karşılık İsrail’de 3.1’dir) Filistinlilerin yakın bir gelecekte hatırı sayılır bir üstünlük elde edeceklerinden söz edebiliriz.

Bu çözümü savunanlara düşen en büyük vazife, bu görüşün nelere neden olacağı hususunu iyice ortaya koymak olmalıdır. Zira İsrail tarafı Gazze ve Batı Şeria arasındaki bölünme ve ayrılık devam ettiği sürece, bu seçeneği rahatlıkla reddedebileceğini anladığından dolayı halen bu görüşü tamamen görmezden gelerek karşılık vermektedir. Önümüzdeki dönemlerde demografik ağırlık bu mücadelenin seyrini değiştirebilir. Belki de tek devletli çözümü daha cazip hale getirebilir. Ancak bu, yakın gelecekte olmayacaktır.

Hukuki statüye dayalı yaklaşımlar ise; Filistinlerin birçoğu özellikle de yeni nesil hali hazırda ortaya konan Filistin devleti anlayışının kabul görmemesinden dolayı bu görüşe yönelmekteler. Onlar açısından devletin şeklinden ziyade içeriği daha önemli. Kimi İsrail sınırları içerisinde yaşayanların da olduğu Filistinli akademisyen ve aktivistlerin düşünce yapılarında gelişmeler olduğuna dair belirgin işaretler vardır. Onlar açısından kanuni himayenin gerçekleşmesi için yapılan çalışmalar insan hakları açısında uluslararası çağrılar gibi belgelerden daha güçlü dayanaklardır.

Bu yaklaşım gerek ulusal gerek ise uluslararası düzeyde oldukça geniş bir düzlemde bazı taktiksel adımlar ve icraatları içermektedir. Bunlar arasında boykot, haciz, cezalar, BDS, kanuni belgeler, uluslararası meşruiyet,  şiddet olmaksızın direnmek ve sivil itaatsizliği sayabiliriz. Aslında bu yaklaşımın iki devlet veya tek devletli çözüme uyum sağlaması imkân dâhilindedir. Bu yaklaşımı Filistin Ulusal Yönetimine daha fazla hukuki isteklerde bulunması da imkân vermektedir. Bu durum aslında Filistin resmi kurumlarının bu yaklaşımı benimsemelerinde isteksiz davranmalarını açıklar niteliktedir. Burada hâlihazırdaki yaklaşımları hukuki olarak sınırlandıran iki uygulama vardır. O ikisi; barışçıl direniş ve BDS hareketi.

Barışçıl direnişle ilgili olarak son yapılan kamuoyu yoklamaları Gazze ve Batı Şeria’da yaşayan Filistinlilerin yüzde 62’sinin nihai statüyle ilgili görüşmelerin yokluğunda, barışçıl direnişi desteklediklerini ortaya koymuştur. Özellikle yapılan görüşmeler ve şiddetin her birisinin Filistin devletinin kurulmasını başarısız kıldığını göz önüne alacak olursak mesele daha da netleşecektir. Bunun yanında bu seçenek üzerinden uygulamalı olarak başarılı olmak liderde birleşme, ulusal mutabakat ve organizasyon disiplini gerekli kılmaktadır. Bu gereklilikler günümüzde maalesef mevcut değildir. Sivil itaatsizlik ile ilgili sürdürülebilir bir organizasyon zor bir iştir ve uzun bir vakit almaktadır.

Boykot, haciz ve cezalandırma hareketine gelirsek; bu hareket aslında Filistinli sivil toplumun desteklemesiyle 2005 yılında yola çıkmıştır. Barışçıl direnme yöntemlerinden birini temsil etmektedir. İsrailli liderler bu hareketi uzun vadede tehlike görüp ulusal ve uluslararası alanda bunlarla savaşmaktadır. Hiç şüphesiz Filistin ekonomisinin İsrail’e dayanması, Filistinlilerin yaşadığı zorluk ve sıkıntıları artırmakta ayrıca iktisadi olarak da büyük zararlar vermektedir. Buna rağmen bu hareket Filistinlilerden geniş çaplı ve büyük bir teveccüh görmektedir. Her ne kadar bu hareket nihai konumla ilgili meselelere odaklanmasa da İsrail’e tam bir boykot yapılması ve Filistinlilerin vatanlarına dönüş hakkıyla ile ilgili yaptığı çağrılar Filistin Kurtuluş Örgütünün duruşuna da aşan bir niteliğe sahip olup Ramallah’ta bulunan Filistinli liderlerle kendiliğinden bir dereceye kadar ayrışmasına neden olmaktadır. Bu hareket önemli siyasi bir gelişim kaydetmektedir. Çünkü geleneksel yapıların aksine derin kökleri ve cazibesi olan kurallara dayanmaktadır.

Silahlı direnişe gelirsek, İsrail’in askeri üstünlüğüne ve ikinci intifadada istediklerini elde etmede başarısız olmalarından sonra silahlı üçüncü intifada hususunda Filistinlilerin isteksizliklerine rağmen, yeniden bu yola başvurmayı uzak görmemiz mümkün değildir. Zira militarist yöntemlerin cazibesinin arttığını gösteren işaretler vardır. Kamuoyu yoklamaları Filistinlilerin birçok görüşe yöneldiğini ve şiddet veya müzakereleri destekleyenlerin oranının eşit çıktığını göstermektedir. 2015 sonbaharında Filistinli Fedaileri olarak bilinen silahlı direnişçiler boy göstermiş ve Mescid-i Aksa’da çatışmalara girmeye başlamıştır. Ancak organizasyon seviyesinin çok düşük olmasından dolayı üçüncü intifadayı başlatamamıştır.

Bundan sonra ne olur? Filistin Ulusal Hareketinin şu ana kadar, İsrail inadı karşısında egemenliği gerçekleştirme hususundaki hedefine ulaşmada başarısız olmasını dikkate alan birçok Filistinli, artık ulusal hareketlerinin önceliğinin, Filistinlinin evinin içeriden düzenlenmesi olduğuna inanmaktadır. Kamuoyu yoklamaları göstermektedir ki Gazze ve Batı Şeria’da yaşayan Filistinlilerin yüzde 3’ü sadece başkan Mahmud Abbas’ın barışa odaklanması gerektiğini düşünmektedir. Buna mukabil yüzde 40’ı ise seçimlere odaklanmasını istemektedir. Yüzde 24’ü ise Fetih ve Hamas arasındaki barışa yoğunlaşmasını istemektedir.

Şu anki herhangi bir girişimin hali hazırdaki gidişatına bakarak gelecekle ilgili tahminde bulunmak sadece yeis ve karamsarlık yaratır. Filistin ulusal kimliğini kucaklayan örgütsel yapıların yok olmaya doğru gittiği bir gerçektir. Ancak o kimliğin bizzat kendisinin de Filistinlilerde sapasağlam olarak devam ettiği de başka bir gerçektir. Geleneksel Filistin güçleri genç nesli kendine çekme gücünü kaybetmiştir.  Bugün artık sivil toplumun güçlü bir varlığı var. Geleceğin yeni nesli Filistin Ulusal Hareketi içerisinde görevlerini devralmak için hazırlanırken, yeni liderler dumura uğramış müesseslere parlak dönemler ve canlılığın yaşandığı zamanlardan yeni bir cesaret aşısı verebilecekler mi? Geleneksel Filistin güçleri halkın isteklerini yerine getirmede ve Gazze ve Batı Şeria arasında oluşan siyasi boşluğu doldurmada zorlanacaklar mı? Bu siyasi krizin bu müesseselerde bir yenilenmeye yol açma ihtimali imkân dâhilinde midir?

Bu ve benzeri sorulara verilecek cevaplar Filistin Ulusal Hareketinin geleceğinin anahtarını oluşturmaktadır.