ıc savas

İç Savaşların acı tadı

Savaşın tüm tatları kötüdür, ancak tat olarak en kötüsü, gerçeklik olarak en korkunç ve en acısı ve insanlığa en zararlısı iç savaşlardır. Zira kardeş kardeşi, komşu komşuyu ve vatandaş kendi yurttaşını öldürmektedir. Burada sadece İmparatorlukların kibri rol oynamıyor, millet ayrımı yapmıyor ve sad

İç Savaşların acı tadı

Savaşın tüm tatları kötüdür, ancak tat olarak en kötüsü, gerçeklik olarak en korkunç ve en acısı ve insanlığa en zararlısı iç savaşlardır.
Zira kardeş kardeşi, komşu komşuyu ve vatandaş kendi yurttaşını öldürmektedir.

Burada sadece İmparatorlukların kibri rol oynamıyor, millet ayrımı yapmıyor ve sadece de vatan sevgisinden kaynaklanmıyor.

Bilakis burada en yakın daha yakını öldürüyor, ülkeler tahrip ediliyor ve bu öyle bir savaş ki ülkenin bütün geçmişi ve hatıraları bir daha iyileşmemek üzere yara alıyor.

İnsanlık tarihi, imparatorluklar, uluslar veya devletler arasındaki savaşlardan farklı olarak, bütün dünyada yıkıcı ve uzun iç savaşlarla doludur.

İç savaşlar, en dar zaviyeden bakmak suretiyle müşterek değerlerde bir mücadele ve çatışmaya girmektir. Bu çatışmaya katılanlar kendilerini diğerlerinden dini, mezhepsel, ırksal, etnik, bölgesel, ideolojik veya başka yönlerden kategorik olarak ayırırlar.

İç savaş tanımı şu şekilde gelmiştir: “Savaş, kardeşler arası çatışmalarının sonucudur ve kökü geçmişe dayalı toplumsal bir gerçekliktir; iç savaşların temelini oluşturur.” Bir başka tanımda ise “İç savaş: bir ülkenin evlatları arasındaki silahlı savaştır. Sadece isyan ya da silahlı ayaklanmayla kalmayıp ötesine geçerek genişleyen, farklı boyutlar kazanan bir silahlı mücadeledir ” Bu tanımlar ve benzerleri, iç savaşın ne anlama geldiğini ve ne kadar kötü ve şer bir olgu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Dünya ve yaşadığımız bu bölgeler birçok iç savaştan geçmiş, etkileri ve sonuçları korkunç olmuştur.

Bunlardan en bilinenleri, Amerikan iç savaşı ve daha sonra devrim olarak adlandırılan Fransız İç Savaşı’dır. Avrupa’daki Otuz Yıl Savaşı, Avrupa’nın farklı hacimlerde cereyan eden çeşitli iç savaşları ve İspanya’daki iç savaştır. Aynı şekilde Çekoslovakya’daki iç savaş, Afganistan’da Sovyetler Birliği’nin çıkışından sonraki iç savaş ve diğerlerini sayabiliriz. Bu tablo bizlere iç savaşın bir fenomen olarak tarihteki derinliği ve coğrafyadaki genişliğini vermektedir.

Kendi bölgemizde ise; Sudan’daki ayrılıkçı bir savaş olarak devam etmiş ve bölünmeye neden olmuş olan iç savaş, Suriye’deki iç savaş, Libya’daki iç savaş ve Yemen’deki iç savaş ki aynı zamanda ayrılıkçı bir savaşa tanık oluyoruz. Özellikle de geçen haftaki Aden olaylarıyla birlikte…

İç savaşın ne kadar korkunç ve iğrenç bir olgu olduğunu Irak’ta iç savaş -öncesi ve sonrasıyla- ortaya koymaktadır. Bu durumu hiç unutmamalıyız. Bununla birlikte, pek çok anlam ve kavramlar büyük kriz anlarında değişikliğe uğrar ve siyasi çatışmaların boyutu, uzunluğu ve kısalığına göre yeniden tanımlanır ve farklı anlamlar yüklenir.

Günümüzde çatışmaların yoğunlaşması göz önüne alındığında kavramlar daha geniş bir biçimde tanımlanmalı ve gözden geçirilmelidir. Bunlar yapılırken politikalar, sloganlar ve tutumlardaki çelişkiler de dikkate alınmalıdır.
Günümüz tarihinde, tüm bölgesel ve uluslararası güçlerin müdahale ettiği Suriye’deki iç savaştan daha kötüsü yaşanmamıştır. İnsanlık tarihinin şimdiki zamana bakan yönüyle adeta tüm çelişkilerin buluşma noktası haline gelmiştir. Rusya, ordusu ve askeri üsleri ile İran ise tüm terörist milisleri ve yayılmacı hırsları ile buraya çökmüştür. Halkını tüm silahlı kuvvetlerle öldüren bir rejim var. Uluslararası forumlarda BM ve Güvenlik Konseyinin bu rejimi kınamasını önlemek için Rus koruması altında uluslararası olarak yasaklanmış kimyasal silahlar kullanarak dünyaya meydan okuyor. Türkiye ise Kürtlerle mücadele bahanesiyle Suriye’nin kuzeyine askeri olarak müdahale ediyor. ABD ise sahada kalmanın yollarını arıyor ve Suriye’nin geleceği adına daha akılcı çözümler bulmak için çabalıyor, zira Rusya’nın böyle bir derdi yok. Ülke parçalanmış ve her taraf terörist ve mezhepçi unsurlarla dolmuş durumda. Daha iyi bir gelecek umudu da kalmadı, zira ülke, insan geri kalmışlığının araçlarıyla yaşamaya mahkûm bırakıldı. Olaylar devam ediyor, Tarih olan bitene şahitlik yapıyor. Geçmişte yaşanan düşüş ve medeniyetin çöküşüne rağmen bölge birçok ülkedeki seçim mevsimlerine tanık oluyor ve bazıları demokrasi, haklar, eşitlik vb. Çağdaş sloganları ve kavramları -inandığı için değil- bir mezhep veya radikal bir projeye hizmet etmesi için kullanmaya çalışıyor.

Sandıklardan, adaylardan ve seçmenlerden gelen demokrasi tezahürleri herhangi bir iç savaş veya ona hazırlık yapmanın bir parçası olabilir mi?

Cevabı hem evet hem de hayır olabilir aynı zamanda…

Bu çağdaş kavramlar, bu kavramların hiçbir temeline sahip olmayan savaşlarda kullanılır. Ancak bu kullanma daha ziyade istismar etme ve düşmanlık şeklindedir. İşlenen tüm uluslararası suçlar, medeniyetin gerçeklikten tamamen kopuk ve çekici sloganları altında gizlenmektedir. İran’ın Irak ve Suriye’de işledikleri özgürlük, haklar ve eşitlik adına mıdır? Direniş ve işgali engelleme gibi sloganlar ölüm, kan ve yıkımlar getiren ve birçok Arap ülkesini istikrarsızlığa sürükleyen mezhepsel ve terörist kötülükleri gizleyebilir mi? Bütün bu olup bitenler ülkelerin kalkınması, istikrarı ve halklarına hizmet için olabilir mi? Elbette ki böyle bir şey olması makul değildir. Ancak bu çirkinlikler medya, kültürel ve politik olarak pazarlanmaktadır. Alıcı, terörizm ile iyilik arasında ayrım yapamayacak hale getirilmiştir. İç savaş kadar ulus, halk ve vatanları zayıflatan hiçbir unsur yoktur. Genişlemeci ya da ideolojik projeler lehine ulusal birlik çekirdeğini yok ediyor ya da marjinal dini, mezhepsel ve etnik kimlikleri güçlendiriyor. Vatan anlamını yitiriyor. Toparlayıcı ulusal kimlik anlamını ve değerini kaybediyor. Her Topluluk daha sonra bu marjinal kimlikleri esas alarak kendi menfaatlerine göre hareket etmeye başlıyor. Kimlikler üzerine yeni tür cinayetler başlıyor. Uluslar, halklar, topluluklar ve kişilere cehennem kapıları açılıyor.

Türklerin Afrin’e müdahalesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi söylemleri bağlamında ele alınmalı. Zira kendisini Müslümanların halifesi olarak görüyor ve Radikal projelerden besleniyor.

Erdoğan, İhvan ve diğer radikal unsurlarla ve Katar gibi ülkelerle sıkı işbirliği yapıyor.

Arap dünyasını daimi sömürge haline getirmek için sürekli hazırlıklar yapıyor.

Bazen, devlet başkanı olarak müdahale yetkisi bulunmayan ve tarihte yaşanıp geçmiş çatışmalar ve olaylar hakkında detaya giriyor ve gereksiz açıklamalar yapıyor.

Osmanlı hilafetine dayalı bir devlet kurmak istiyor ki Mustafa Kemal Atatürk devleti laik temeller üzerine kurmuş ve halifeliği yıkmıştı.

Bu yeni devlet anlayışı Erdoğan’ın sürekli çağrıda bulunduğu devletin İslamileştirilmesi projesini reddetmekte.

Suriye’ye yapılan bu müdahaleyi Katar’da bir askeri üssün inşası, Sudan’daki Sevakin adasına yerleşme projesi gibi Arap ülkelerini baltalayan düşmanca projeler bağlamında düşünmek gerekiyor.

Bunların tamamı oldukça tehlikelidir ve dikkatlice ele alınıp incelenmelidir.

Sonuç olarak, her ne kadar bazıları bir kurtuluş yolu ve yaşam biçimi olarak pazarlasalar da iç savaşlardan daha kötü bir durum yok.

Bir insanın tadabileceği en acı hadisedir iç savaş…